29 Oca 2007

SUYA DUA



Söke'de, Çine'de, Germencik'te vatandaşlar yağmur duasına çıkıyor. Kış girdi gireli tek damla yağmur düşmeyen zeytinlikler var. Bilirsiniz, zeytin ağacı esas suyunu kışın alır. İncir de öyle... Dağlara kışın yağmur düşmezse, zirvelere kar yağmazsa ovamızın baharda işi zordur. Toprağın suyu olmazsa sürmeden önce tavı gelmez. Çiftçi bunları bilir. Sabah gün doğmadan kalkar, traktörüne biner, tarlasının başına gider. Çiftçimiz çiftçiliği iyi bilir. Bilir bilmesine de aklının ermediği, gücünün yetmediği şeyler de vardır.

Çiftçimiz tek başına barajlara hükmedemez. Çiftçi tek başına kalkıp DSİ Bölge Müdürlüğüne iş yaptıramaz. Çiftçilerin kalkıp Ziraat Odalarına bile bir şey demesi mümkün değildir, eğer uygun rozetleri yoksa...

Çiftçiye ne kalır? Cuma namazından sonra ellerini açıp Yaradana dua etmek kalır. Benim yaz namaz kurslarından hatırladığım bir kaç şeyden birisi de duanın şartlarıdır. İnancımıza göre dua etmeden önce fiili şartları yerine getirmeniz gerekmektedir. Bu prensip, "Önce deveni bağla, sonra Allah'a tevekkül et" şeklinde özetlenmiştir. Peki biz memleketimizde kuraklığı önlemek için, duadan önce ne yaptık?

En önemli su kaynaklarımız olan Büyük Menderes ve kolları olan Akçay, Dandalaz Çayı ve Çine Çayına nasıl davrandık? Kamyon kamyon kum, kayır ve çakıl alıp suyun tabiatını değiştirmedik mi? Tabanlarına taş döşeyip yeraltı sularının kaynaklarını kesmedik mi? Kenarlarına setler yapıp sulak alan oluşturmasına ve ovanın suyunu desteklemesine engel olmadık mı? Suyu tutan bitkileri söküp, doğal sulak alanları "bataklık" niyetine kurutarak ovanın su tutma yeteneğini azaltmadık mı?

Bunca günahtan sonra, şimdi duaya çıkıyoruz. Allah kabul etsin. Afetsiz versin. Yağmur gelirse de bu sefer yıkıcı sel afetinden koru, diye ayrıca dua edeceğiz. Eh, yukarıdaki günahları işleyince bu sefer sel felaketi kaçınılmaz oluyor.

Bakın, 9 Eylül Üniversitesi Su Kaynakları Yönetimi ve Su Kaynaklı Doğal Afetlerin Kontrolü Araştırma ve Uygulama Merkezi (SUMER) yetkililerinden Sayın Yrd. Doç. Dr. Okan Fıstıkçıoğlu'nun iklim değişikliği konusunda yapmış olduğu bir araştırmaya göre, iklim değişiklikleri ve havzamızdaki su yönetimi böyle devam ederse Büyük Menderes Havzasında 25 yıl içerisinde görülecek gelişmeleri nasıl sıralanmış:

-bölgemizdeki sulama ve kullanma suyunda azalma olacak,
-Doğal bitki örtüsü değişime uğrayacak, birçok bitki türü kaybolacak,
-Sulak alanlarda bozulma, akarsu kalitesinde bozulmalar olacak,
-Orman yangınları çoğalacak,
-Yağışların azalmasıyla tarım arazilerinde kuraklık başlayacak,
-Yer altı suyu düzeylerinde düşüşler olacak (bir çok şehir ve belde olarak yer altı sularını kullanmaktadır)
-Sulak alanlar kurumaya başlayacak ve yöresel iklim değişikliğe uğrayacak.

İbret alanlara...

Tekrar belirtmek gerek... Büyük Menderes Havzasının yönetiminde tüm tarafların katılacağı ve bilimsel yöntemlerin izleneceği bir yönetime ihtiyaç bulunmaktadır. En büyük zarar, çok başlılıktan ve çok mevzuatlılıktan gelmektedir.

Allah afetsiz yağmur versin diyoruz.

Mehmet Ekizoğlu

16 Oca 2007

DOĞAYA VE GENÇLERE ADANAN BİR HAYAT

Geyik Avı

Çok güzel bir sabahtı, güneş küçük tepenin ardından yeni doğmaya başlamıştı. Avcı tepeye doğru yürümeye başladı. Birden tepede müthiş bir görüntü belirdi. Büyük bir geyik tepenin üzerinde güneşle beraber ortaya çıkmıştı. Güneş ışınları geyiğin arkasından süzülüyor ve geyiğn boynuzlarını daha da bir muhteşem gösteriyordu. Yaklaşık 150 metrelik mesafedeydi. Geyik otlamak için başını indirdiğinde avcı yaklaşmaya başladı. Bu sefer geyik tepeden inmeye başladı. Avcı hemen yere eğildi, emeklemek en iyisiydi. Tepenin diğer yamacına geçen geyiği yakalayabileceğini umuyordu. Geyiğin öksürmesini duyuyordu. Önce bir dişi geyik çıktı. Arkasından bir dişi daha ve başka bir erkek geyik çıktı. Avcının beklediği bu değildi. Sonra sekiz çatallı boynuzuyla haremin muhteşem sahibi göründü. Avcı heyecandan yerinden fırlayacakmış gibi atan kalbini bastırmaya çalışarak tüfeğini yavaşça kaldırdı. Yarı otomatik tüfeğini ateşlediğinde geyik olduğu yere yıkıldı.


Değerli okuyucular,

Bu ay sizlere farklı bir insanı, farklı bir avcıyı tanıtmak istiyorum. Farklılığı hem milliyetinden, hem de kişiliğinden geliyor. Yukarıdaki yaşanmış öyküdeki geyiği vuran, Sayın James Cox bir Amerikalı avcı. 70 yaşında olan Cox, İndiana Eyaleti doğumlu. Geniş bir ailede doğan James, daha sonra ailesiyle birlikte İllinois Eyaletine taşınıyor. Üniversiteden muhasebeci olarak mezun olduktan sonra hemen askere yazılıyor ve II. Dünya Savaşının hemen ardından savaş gemisinde Uzakdoğu denizlerinde ve Japonya’da hizmet veriyor.

Denizcilikten sonra çeşitli işlerde çalışan James Cox altı kalp krizi geçirdikten sonra emekli olması gerektiğine karar veriyor ve kendini tamamen doğaya ve gençlere adıyor.

Burada durup Sayın Cox’un avcılığından söz etmek gerek... Cox küçüklüğünde .22 kalibrelik tüfekle sincap avlayarak başladığı silah kullanmayı ve avlanmayı hiçbir nedenle bırakmamış. Sağlığı elvermediği zamanlarda bile ağaçtaki bek yerine çıkıp geyik beklemiş.

Daha geçen ay katıldığı sülün avında, yeterince hızlı yürüyemediği için gruptan ayrılmış, ama tarlanın sonunda durarak ve kaçan sülünlere atışlar yaparak yine de ava iştirak etmiş.

Moose Avı

Kuzeniyle satın aldığı yeni tüfeği denerken hep aklında moose denen büyük Kanada geyiği olduğunu anlatıyor Sayın Cox. “Hedefe yerleştirdiğim moose geyiği resminin üzerine konan çekirgeyi vurunca artık moose avı için hazır olduğumu anlamıştım” diyor.

Kanada’nın Newfoundland bölgesinde moose geyiği, caribou geyiği ve iki de ayı izni alan James Cox, yeni kalp krizi geçirmesine rağmen izinlerini doldurmak üzere yola çıkmış ve hemen rehberiyle kendini av bölgesine atmış. Şansı yaver giden James Cox ilk gün atış yapılabilecek bir moose bulmuş ve tek atışta dev geyiği devirmeyi başarmış. Geyiği kestiklerinde tek merminin kalbi parçalamış olduğunu hayretle görmüşler.

İki gün sonra da caribou geyiği sürüsüne rastlayan Jim Coz burada da iznini doldurarak geyiğini yine tek atışla vurmuş.

Gençlere ve doğaya hizmet

James Cox, uzun yıllardır günlerini avlanarak, habitat kuruluşlarına destek olarak ve gençlere doğayı, avcılığı öğreterek geçiriyor. Kendisi de bir izci lideri olan Cox, izcilerin silah güvenliği, atış eğitimi, doğada hayatta kalma gibi derslerine aksatmadan eğitimcilik yapıyor.

Ulusal İzcilik Liginde de okçu eğiticisi olarak gönüllülük yapıyor. Cox, “insanlara zarar veren silahlar değil, yine insanlardır. Birbirimizin inanışları ve görüşleri ne olursa olsun, saygı duyup birarada yaşamayı öğrendiğimiz takdirde dünyada daha barış içinde yaşayacağız” diyor.

Batı İllinois’te bir çiftliğe sahip olan James Cox, çiftliğini yine doğal yaşam ve gençlerin eğitimi için kullanmaktan kaçınmıyor. Son 10 yılda yaklaşık 1.500 ağaç diken Cox, bu sene de yaklaşık 750 ağacı doğal yaşam için dikmeyi planlıyor. Erozyonun önlenmesi ve sülün ve bıldırcın gibi yaban kuşları için tarlalarını otluk arazilere dönüştürüyor. Bu çalışmalarında hem destek aldığı, hem de destek verdiği kuruluşlar yine avcı-habitat örgütleri. Pheasants Forever adlı örgütün yerel muhasebeciliğini yapan Cox, bunun gibi bir çok örgütün de gönüllü üyesi.

Çiftliğinde gençleri ve çocukları toplayarak onlara çiftlik yaşamını ve orman ve doğa bilgilerini öğretmeyi çok seven James Cox, “avcılığın gelecek nesillere aktarılması için elimizden geleni yapmalıyız” diyor.

Hala ilk günkü av heyecanını içinde taşıyan Sayın Cox, şimdiki hedefinin elk denilen Amerika’da bulunan bir tür geyiği avlamak olduğunu belirtiyor.

James Cox’u tanıdığıma çok memnunum. Ondan silahlarla ilgili, avcılıkla ilgili çok şey öğrendim. Ancak öğrendiğim en önemli şey, başımıza gelen kötü sayılabilecek olayların ilacının, doğada olduğuydu. Sayın Cox, hiçbir zaman sonu gelmeyecek gibi görünen sağlık sorunlarıyla, avcılık tutkusu ve gençlere bir şeyler verebilmenin heyecanı ile başa çıkıyordu.

Mehmet Ekizoğlu

12 Oca 2007

HEM DOĞA HEM ÇİFTÇİLİK OLUR MU?



Değerli dostlar,

ABD'de CRP kısa adlı Conservation Reserve Program adlı tarım ve yaban hayatı korumacılığı programının 20'nci yaşı kutlanıyor.

Kutlamalar çerçevesinde ABD Başkanı George W. Bush, ülkenin tüm eyaletlerinden bu programı destekleyen örnek çiftçileri Beyaz Saray'da kabul etti.

Başkan Bush ile görüşen çiftçiler arasında, benim de tanıdığım Illinois çiftçilerinden Sn. Jeff Martin yer alıyor. Kendisi 6000 dönümlük bir araziyi ekip biçiyor ve tümünü "sürmeden ekme" olarak kısaca tanımlayabileceğimiz yöntem ile hazırlıyor.

Bu yönteme göre, tarlada yapılan hasattan sonra toprak sürülmüyor ve hasat artıkları bahara kadar tarlada kalıyor. Bu şekilde toprağın kendini yenilemesi, karbon dengesini onarması ve besin değerlerini yeniden oluşturabilmesi sağlanıyor.Öte yandan arazi sürülmeden, çizgi şeklinde ekim yatağı açan makinelerle ekim yapıldığı için bu artıklar ertesi yıllara da kalıyor.

Bu şekilde elde edilen en önemli sonuçlardan birisi erozyonun önlenmesi...

Önemli olan bir başka sonuç ise bu şekilde yaban hayatına yeni alanlar açılıyor olması... Canlı toprak, böcekleri ile, kurtçukları ile, hasat artıkları ile geyiklerin, sülünlerin, sincapların, yaban hindilerinin, ötücü kuşların velhasıl tüm yaban hayatının kışın karnını doyuracak bir kaynak...

Sn Jeff Martin, "no-till" tarımı dışında arazilerinin önemli bir bölümünü, CRP kapsamında, hiç ekip biçmeden tamamen yaban hayatına ayırıyor. Ekime elverişli olmayan tarlalar, tarlalar arasında kalan tampon bölgeler, su kanalı kenarları hep bu program için elverişli olabilecek yerler..

CRP kapsamında devlet desteği alabilmesi için sadece ekim yapmaması yeterli değil. Bu arazileri doğal durumuna getirmek için yatırım da yapmak zorunda. Bu nedenle Martin, düzenli olarak otların ve ağaçların durumunu kontrol ediyor. Yeniden ekilmesi gereken yerlere yerli otları ekiyor (biz yabancı ot diyoruz, ne kadar ironik). Zararlı otların ve Amerika'ya özgü olmayan türlerin baskın çıkmaması için belirli dönemlerde yakılması gerek. Kontrollü yangınlar, Amerikan bozkırı için hayati önem taşıyor.

Çiftçinin kazancı ne?

Ekonomik kazancı, tarım için uygun olmayan arazilerini devlete kiralamış oluyor. Kazanç iyi.

Diğer tarlalarını rüzgar ve su erozyonundan korumuş oluyor. Uzun vadeli kazanç.

Yer altı sularını düzenlemiş ve su basmasını ve seli önlemiş oluyor. Uzun vadeli kazanç.

Arazisinde yaban hayatını artırmış oluyor. İster avla, ister parayla avlat, ister seyret.

Üstteki fotoğraf Sn Martin'e ait arazilerin nehir kenarındaki kısmını gösteriyor. Bu kısmın CRP kapsamında ayrılmasıyla yılın belirli zamanlarında sulak alan, yaz ve güz aylarında ise oldukça geniş bir kır elde edilmiş.

Buraya her gittigimizde onlarca sülün, en az iki üç geyik ve en az bir tane Coyote (Bayır kurdu) gördük.

ABD, yaban hayatının ve habitatın insan hayatının kaliteli olarak devam edebilmesi için arz ettiği önemin farkına varmış.

Aynı anlayışı ülkemizde de görmek istemekle çok mu fazla istemiş oluyoruz?

Mehmet Ekizoğlu

8 Oca 2007

AVYABAN VAKFINA TEŞEKKÜR


Av ve Yaban Hayatı Vakfı bugüne kadar diğer yaban hayatı sorunlarına olduğu gibi, Bafa Gölü sorunununa da çok duyarlı yaklaştı. Son olarak Gölde meydana gelen balık ölümlerini yerinde inceleyen Vakıf yetkilileri, DSİ'nin "mevsimsel alt-üst" komedisine son vererek, Bafa Gölündeki olayın sorumlusunun DSİ olduğunu açıkladı.


Vakıf sitesinde konuyu her zaman güncel tutarak takip etti. Görüşlerime de zaman zaman yer veren Vakfa teşekkür ediyor, yaban hayatını sahiplenmelerinden dolayı kutluyorum.


Mehmet Ekizoğlu

5 Oca 2007

TOPRAK VE SANAYİ




"Vatan toprağı elden gidiyor demekle olmuyor (!)"

Çevre Düzeni Planına tepki veren Sn Ercan Çerçioğlu böyle demiş. 100 dönüm üzerinde sanayi yapan Sn Çerçioğlu, "100 dönüm toprağım olsa kaç kişiyi beslerdim?" diye sormuş. İlk bakışta argümanlar çok akla yatkın görünüyor. İnsanın bütün topraklarını Sn Çerçioğlu'na verip "al bunları da sanayi yap" diyesi geliyor. Öyle ya, 100 dönüm toprakta bunca adam çalıştıran sanayiciler, bütün ovayı Organize Sanayi Bölgesi olarak alsalar, kimbilir kaç kişi çalıştırırlar? Muhtemelen yurtdışından işçi getirmek zorunda kalırdık.

Oysa ki durum böyle midir? Gerçekten de varımızı yoğumuzu sanayi çarkının dişlerine mi atmalıyız? Gelecek, daha fazla sanayi bölgesi kurmakta mı?

Toprak kullanımı ile ilgili istatistiklere baktığımızda, ülkemiz arazisinin ancak %35,6'sının tarım yapılan araziler olduğunu görüyoruz.

Bunun içinde verimli olarak nitelendirilen, sulanabilen I. ve II. sınıf tarım arazilerinin payı daha da düşük... Ülke yüzölçümünün yalnızca %15'i verimli tarım yapmaya müsait.. Yani Aydın Büyük Menderes ve Çine ovaları gibi verimli ovalar açısından ülkemiz pek fakir.. Yani sanayinin gidip kendine bulması gereken, ülkenin üçte ikisi, hadi bilemediniz yarısı kadar müsait arazi dururken, elimizde kalan bir avuç sulanabilir verimli toprağımıza göz dikiyor.

100 dönüm tarlayla 100 dönümlük fabrika alanını karşılaştırmak ne kadar doğru olur? Hani bu 100 dönümlük tarlanın alternatif maliyeti? Hani yatırım maliyeti? Hani enerji maliyeti? Hani çevresel maliyetler? Bu fabrikanın katı, sıvı ve gaz atıkları nereye gidiyor?

OSB Aydın Şube ve Ortaklar OSB Başkanı Ercan Çerçioğlu’nu dinleyenler bütün Aydın ilini OSB ile doldurmak heyecanına kapılmış olabilirler ama geleceğe yönelik plan yapmak sadece arsa+yatırım=istihdam denklemini kurmak değildir. Bu denklemi iyi kurmayanlar bugün Denizli'yi ülkemizin en kirli şehri haline getirmişlerdir. Daha önce bir yazımda da değindiğim gibi, Aydın ve Denizli arasında, hayat standardı açısından çok da büyük farklılık bulunmamaktadır.

Aydın'da "patlayacağı" düşünülen sanayi ve OSB'ler için I. sınıf tarım arazileri, geri dönülemez bir şekilde feda edilemez. Tarım yeniden kitleleri besleyen bir uğraş haline getirilebilir. Ailelerin hasattan sonra düğünler yaptığı, oğluna araba aldığı günler çok geride değil... Bu tekrar sağlanabilir. Ancak I.sınıf verimli tarım toprağımızı sanayiye kaptırırsak, bunun sonuçları ağır olacaktır.

Çevre Düzeni Planı çok mükemmel olmayabilir ancak ülkemizde yaygınlaşan "toprağa hücum" son bulmalıdır. Yetkililer ve sivil toplum kuruluşları biraraya gelerek Planı görüşebilirlerve görüşmelidirler, ancak Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Yasası ile korunan toprağımız arada kaynamamalıdır.

Mehmet Ekizoğlu

4 Oca 2007

THE STORY OF THE LAST RABBIT


I watched the rabbit climbing over the next hill with my gun on my shoulder. The black fur on his back made him seem more beautiful to me—it meant he was an old boy. The rabbit was far away when he jumped up. If I shot, I might be able to kill it, if I was a little lucky. But, more likely, I would cripple the animal, producing nothing except pain for the poor rabbit. I lowered my gun.


Looking around me, I saw pine trees on the hills left with only their largest branches, their needles consumed by herds of sheep and goat. Overgrazing by livestock had left no grass on the ground. Small, muddy paths running up and down the hills were full of tracks, but none of the tracks belonged to wildlife. There were no trees or bush left in the areas close to the villages. We wondered what the last rabbit ate. We walked over the hill and turned back, but saw nothing but muddy cow paths. When we came back to original spot, the rabbit jumped up again. Again, the smart animal was far away, at the edge of my shotgun’s range. I shouldered the gun half-heartedly, but then lowered it. I did not want to kill that survivor rabbit.

My heart pounded as my gaze fell on distant bushes and grassy slopes. There, we thought, we would find more rabbits, and also chukars. In their winter color, the bushes looked like brass trees. But when we reached them, we realized our hopes for rabbits and chukars were only an illusion. Farmers had cut the trees, to get more acres to farm. Every year, more trees and more land were being transformed from wild areas, where wildlife could live, to eroding farm land. The trees we saw from a distance were the last survivors, and they were awaiting their fate.

Anatolian farmers cut all the trees surrounding their villages first. They transformed the prairie and woods into farmland. Now, with the help of the latest technology, such as big tractors, they are trying to destroy the natural habitat they were not able to reach before. The land where once chukars, rabbits and robins lived now becomes fields to grow food for city dwellers, who are not aware of what has been lost. We found no chukars or rabbits in the bushes on that slope.

Turkish hunters have not yet learned the meaning of "conservation." Hunters and villagers together wiped out the chukars and rabbits from those mountains, where once they were abundant, by killing them in the wrong seasons, without limits. They collected wild bird eggs just to eat for breakfast. This is how the wild voices disappeared from the Anatolian mountains.


Mehmet Ekizoğlu

28 Ara 2006

BÜYÜK MENDERES VE BAFA'NIN ORTAK DERDİ


BÜYÜK MENDERES VE BAFA'NIN ORTAK DERDİ

Büyük Menderes Nehrinin kirlenmesi, son dönemde Bafa Gölü ile birlikte tekrar gündeme geldi. Gazetelerde ülkemizin "su fakiri" ülkeler listesine girdiği ve sonunda Iğdır'ın çöl olarak tescil edildiği, Denizli'nin ise kurakça iller arasında olduğu bildiriliyor.

Ülke olarak suyu yönetemediğimiz ortada. Ya selden ölüyoruz, ya da bugünlerde sanayi şehirlerinin ve kalabalık kentlerin yaşamakta olduğu gibi susuzluktan...

Büyük Menderes nehrinde ise kirlenme gitgide üst boyutlara ulaşıyor. Sulama amaçlı düzenlemelerde havzanın su düzeni bozuluyor. Havzanın Büyük Menderesin denize döküldüğü deltaya yakın yerlerdeki ovalara daha fazla su verebilmesi amacıyla barajlarda su tutulması düzeni ile oynanıyor. Aynı amaçla Bafa Gölü gibi evrensel bir cennete su verilmiyor. Bu nedenle gölde balık ölümleri ve su seviyesinde azalma-oksijen azalması meydana geliyor.

Bir başka yörede, Büyük Menderes'in taşkınlarının önüne geçmek amacıyla nehrin tabanı kazınıyor, kenarlarına moloz dökülerek set haline getiriliyor. Böylelikle Aydın Ovasında Büyük Menderes'in taşkınlarla getirdiği verimliliğe mani olunmuş oluyor. Verimliliğin kaynağı tek taşkınlarla ovaya yayılan alüvyonlar ve milli sudaki organik ve inorganik bileşenler değil, elbette.

Ovamızın verimliliğini sağlayan, Aydınımızı "ovasından bal akan..." bir il haline getiren en önemli etmenlerden biri de, Büyük Menderes Nehrinin sızıntı, taşın ve göl oluşturma şeklinde yeraltı sularını ve toprağımızın su dengesini oluşturması ve sağlıklı bir düzeyde tutmasıydı.

Şimdi bu denge, yapılan müdahaleler, kurulan setler, göllere moloz ve çöp atılmasıyla bozulmaya başlıyor. Zaten sızma olsa da Büyük Menderes'ten toprağa kirlenme de sızmışl olacak.

Büyük Menderes'in su kirlenmesi Bafa Gölünü ve çevredeki diğer sulak alanları da olumsuz etkiliyor.

Bunlar sadece "doğal yaşamın zararı" veya "çevrecilerin derdi" olarak görülebilir. Ama öyle olmadığı yarın ziraatte sorunlar yaşadığımızda, ovada su derdi çektiğimiz zaman ve Allah korusun, ovamızın bereketi gidince anlaşılacaktır.

Çözüm nedir? Nihai ve esas çözüm, fabrikalara ceza kesmek olmuyor. Zaten ceza da kesildiği yok. Belediyelere cezayı kim kesecek? Hem kimsenin vereceği üç kuruş cezadan korkup arıtma tesisi kuracağı yok. Daha sert tedbirler ne eski yasalarda, ne de yeni çıkan Çevre Kanununda yok.

Bugüne kadar bu konuda yapılan tüm girişimler, ya idare tarafından, ya da sivil toplum örgütleri tarafından yapılmış. Sonuç ortada...

Büyük Menderes Havzasında, yöneticileri, belediyeleri, sulama birliklerini ve DSİ Bölge yönetimlerini, bilimsel kuruluşları ve sivil toplum örgütlerini biraraya getirecek bir Büyük Menderes Havzası Konseyi kurulması şart... Çünkü havzanın tümünü içeren önlemler alınmazsa, tek başına Menderes'in şurasını burasını veya Bafa Gölünü kurtarmak mümkün değil... Bafa Gölü nehrin en ucunda... Oraya gelene kadar yapılacak çok şey var ve tüm yapılanlar, hem Bafa'ya hem de Aydın'ın tarlalarına nefes aldıracak.

Bu Konsey'in üniversitelerin ilgili kurum ve akademisyenlerine araştırma yaptırarak çözüm üretmesi ve çözümü dayatması şart...

Artık Büyük Menderes konusunda "bildiğini zannedenlerin" değil, gerçekten "bilen" bilimadamlarının sözünü dinleme zamanıdır.

Mehmet Ekizoğlu

AMERİKAN AVCISI İLE RÖPORTAJ



AMERİKAN AVCISI İLE RÖPORTAJ

Değerli okuyucu,

Avcılık bir çok Amerikalı için bir tutku… Kuzey Amerika’da yaşayan avcı, biz Türklerden daha çok avlanıyor ve daha fazla av hayvanı vuruyor. ABD’de 13 milyon avcı, avlakta yılda 228 gün geçirmekte, 200 milyon av yolculuğuna çıkmakta ve yaklaşık yılda 20.6 milyar doları avcılık amacıyla harcamaktadır[1].

Amerikalı avcı avlanmak için kapsamlı planlar yapmakta ve çok fazla efor sarfetmektedir. Amerikalı bir avcının ördek avlamak için katettiği ortalama mesafe 194 km.’dir1. Amerikan avcısı dünyada avcılık için en çok para harcayan avcıdır. Ortalama Amerikalı avcının yılda avcılık amaçlı harcamalarının toplamı 1.570 Amerikan Dolarını bulmaktadır.

Amerikalı avcı avcılık ve silahlarla ilgili kural ve kanunlara titizlikle uyar. Habitat ve yaban hayatı konusunda çok duyarlıdır. Boş zamanını ve parasını yaban hayatının korunmasına harcamaktadır. Amerikalılar, ördek avı pulu yoluyla sulak alanların korunmasına bugüne kadar 670 milyon dolarlık katkıda bulunmuşlardır. Her sene avcıların ödemiş olduğu federal vergilerden 200 milyon dolarlık kısım, Eyaletlerce yürütülen yaban hayatı yönetimi programlarını, avcılığa açılacak arazilerin satın alınmasını ve avcı eğitimi ve güvenliği kursları verilmesini desteklemek amacıyla, yerel teşkilatlara aktarılmaktadır. Korumacı avcı örgütleri her yıl binlerce dönümlük habitatı satın alarak ve/veya koruyarak yaban hayatının geleceğini korumaya çalışmaktadırlar.

Sonuç olarak, Amerikalı avcı hayatı boyunca, bizim gördüğümüzden daha çok çeşitli bir yaban hayatı görmek ve onarılmasına katkıda bulunduğu bu ekosistemde bizden daha iyi avlanmak ayrıcalığına sahip olmaktadır. Bugün ABD dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir geyik avı rakamına sahiptir. Bu ülkede korumacılık büyük bir başarı öyküsüdür. Avcılık geleneğinin Amerikan yaşamındaki önemi son derece iyi anlaşılmıştır.

Amerikan avcısı bunu nasıl başarmıştır? Onu bu kadar farklı kılan, duyarlı olmasını ve başarıya ulaşmasını sağlayan nedir? Bu sorulara yanıtı araştırırken Amerikalı avcının düşünüş biçimini anlamamız gerekmektedir.

---0---

Sayın Darrell Smith Amerikalı bir avcı ve korumacı. ABD’nin ortabatısı olarak bilinen Illinois Eyaletinin Champaign kentinde yaşıyor. 1947’de doğan Smith, İllinois Üniversitesi tarımsal iletişim bölümü mezunu. Halen ulusal düzeyde 500.000’lik tiraja sahip Farm Journal (Tarım Dergisi)’nin Koruma ve Makine Editörlüğünü yapmaktadır.

Darrell, askeri tarih ve Amerika tarihi konularında okumayı, eski country tarzı müzik dinlemeyi sevmekte; beyzbol maçlarını izlemekten ve bahçesiyle uğraşmaktan hoşlanmaktadır.

Mehmet Ekizoğlu – Sayın Smith, avcılık dünyasına nasıl girdiniz? Avcılık size ailenizden miras kalan bir gelenek mi?

Darrell Smith- Babam, dedem ve amcam avcıydı. Dolayısıyla avcılık bana aileden miras diyebilirim. Amcam ve dedemle hiç avlanamadım, çünkü ben yetişirken onlar artık çok yaşlanmıştı. Babamla da fazla ava gidemedik, zira son zamanlarında sağlığı pek iyi değildi, fakat o benim ilgimi çekmek için yeterli oldu.

ME- Ne tür av hayvanları avlıyorsunuz? Avını en çok sevdiğiniz tür ve en çok sevdiğiniz avlanma şekli nedir; en sevdiğiniz bir av günü nasıldır?

DS- Son beş yıldır çok fazla ava gidemedim, en azından kendi ölçülerime göre istediğim gibi avlandığım söylenemez. Her sezon yivsiz av tüfeği ile geyik avladım ve genelde her sülün sezonunda iki veya üç kere sülün avladım. Son üç yılda sadece bir kere yaban hindisi avına gittim, her ne kadar seninle yaban hindisi avı yapmak, kendi başıma avlanmak kadar keyifli, belki de daha keyifli olsa da. Daha fazla avlanamayışımın sebeplerine gelince... Gidebileceğim çok fazla avlanma yeri yoktu ve bana ait olan arazi de üç saatlik mesafede... Haftasonlarında daha çok çalışmaya başladım ve inadına özellikle de bahar ve güz aylarında işler çoğaldı. Ava gidebileceğim araziye de onca saat araba kullanmak için zamanım kalmamış oldu. Hemen yapamasam da, birkaç sene içerisinde emekli olunca bunun değişeceğini umuyorum.

Avlamayı sevdiğim hayvanlar konusunda: Çoğunlukla tavşan ve sincap avlayarak büyüdüm, hala da bunları avlamayı ve yemeyi çok severim. Bunun yanında, geyik, yaban hindisi, üveyik ve sülün avına gidiyorum. Eskiden ara sıra tavşan avlarken ördek parladığı ve benim de vurduğum olurdu. Daha gençken Wyoming Eyaletinde antilop ve mule geyiği; Colorado’da ise elk geyiği avına gittim. Antilop ve mule geyiği avladım, ancak hiç elk geyiği vuramadım.

En çok ne avını mı seviyorum? İşte bu zor bir soru. Sanırım, en çok yaban hindisi avını seviyorum. Sebebi baharın o güzel havası, avın zorluğu ve sonunda eğer vurabilirseniz avın heyecanı. Yaban hindileri bu kadar bol olmadan önce, belki inanmayacaksınız ama, sincap avı benim en sevdiğim avdı. Bu küçük hayvanları .22 kalibrelik tüfekle kafalarından vurmaya çalışmak inanılmaz heyecanlı bir avdı. Tabii sincap eti de benim en sevdiğim av eti idi.

Hayalimdeki av günü... Herhalde bu başarılı bir yaban hindisi avı sabahı olurdu. Bahar sabahının serinliğini tadını çıkarmak, güneşin doğuşunu izlemek, bir yaban hindisi düdüğüyle kuşu yakınlaştırmaya çalışmak ve en sonunda da baba hindiyi avlamak. Bu duygu moralimi günlerce yüksek tutuyor. Aylar sonra, bir şirketin personel toplantısında otururken, bir sürü insanın kendilerinin ne kadar zeki olduklarını ve parlak yönetimleri sayesinde şirketin ne kadar mükemmel çalıştığını (fakat ne yazık ki biz yazarlara maaş zammı verecek kadar mükemmel değil) dinlerken kendi kendime şöyle derim: “Ah, hepinizin canı cehenneme..! Ben geçen bahar bir hindi avladım.”

Tabii bir de ne avladığınız ile değil kim ile avlandığınızla ilgili hayalimdeki av günü olabilir. Gerçekten iyi bir av arkadaşı altından daha değerlidir. Jerry Misek adlı arkadaşımla ne yazık ki artık avlanamıyorum, ancak onunla birlikte yirmili ve otuzlu yaşlarımızdayken, sülün ve tavşan avladığımız günler hayatımın en güzel günleriydi.

ME- Eti için avlanmak ve trofe avcılığı... Sizin her ikisini de yaptığınızı biliyorum. Sizce bu iki tür avcılık tarzını ayrı ayrı değerlendirmeyi gerektirecek kadar büyük farklılıklar var mıdır?

DS- Aslında ben kendimi bir trofe avcısı saymıyorum. Evimde doldurduğum iki geyik trofesi var ama onları da arkadaşlarımın zoruyla yaptırdım, iyi ki de yaptırmışım. Trofeleri büyük olduğu için değil, büyük de sayılmazlar, fakat duvardaki bu trofelere bakmak bana bu avlarımı hatırlatıyor. Birisinde yapmış olduğum zor bir atışı ve diğerinde de beraber avlandığımız arkadaşlarımızın hatırası canlı kalıyor.

Ben esasen eti için avlanıyorum. Bana göre, kendi yiyeceğim eti temin etmek, hayvanı kendi kendime yüzüp kesmek, derin dondurucuyu doldurmak ve bütün bir yıl bu etle yaşamak olmadan avcılıkta tatmin olmuyor. Mahallemizde herhangi bir akşam yemekte geyik eti yiyen tek insanın ben olduğumu bilmek çok hoşuma gidiyor. Genelde yetenekli bir kişi değilimdir, marangozluk veya tamir işlerine yatkınlığım yoktur. Bu başkalarına ihtiyaç duymadan yapabildiğim tek şeydir diyebilirim. Böyle büyüdüm, babamın, amcamın ve dedemin avcılık yapmasının tek sebebi eve et getirmekti. Hiçbir zaman trofesi için bir hayvanı vurmadılar. Son olarak, bir canlıyı öldürmek, bence ciddi bir iştir. Bence, eğer et yiyeceksem mümkünse başkasının benim için öldürme işini yapmasından çok, hayvanı kendim öldürmeliyim ki benim et ile karnımı doyurabilmem için bir canlının ölmesi gerektiğini hiçbir zaman unutmayayım. Çoğu avcının benim gibi hissettiğini zannetmiyorum ve belki de böyle düşündüğüm için deli olduğuma hükmederlerdi ama ben böyle hissediyorum ve bunun için avlanıyorum.

Trofe avcılığına karşı değilim. Bu iki tür avcılığın farklı olarak değerlendirilmesine de gerek yok bence... Herkesin tercihi farklı...

ME- Yılın hangi zamanında hangi avlara çıkarsınız? Bir başka deyişle, her istediğinizde ava gidebilecek olsaydınız, bir yılınız nasıl geçerdi?

DS- Baharda yaban hindisi avı, Eylül ayının ilk haftasında üveyik avı, yapraklar düşmeye başladığında ve ağaçlarda sincapları görüp .22 kalibre tüfekle vurabilir hale geldiğinizde, Ekim ayında Kuzey İllinois’te sincap avı (buralarda yapraklar Kasıma kadar düşmez), Kasım ve Aralık aylarında sülün, tavşan ve geyik avı. Sezon ilerledikçe hava soğuyup her yer kar olduğunda sülün ve tavşan avının keyfine diyecek yoktur.

ME- Sizin sözlüğünüzde korumacılığın anlamı nedir?

DS- Bütün doğal kaynakların (toprak, su, hava, bitkiler ve hayvanlar) azalmaması, bozulmaması ve gelecek nesillere de kalabilmesi için sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesidir. Yaban hayatı ile ilgili olarak, korumacılık fazla değerlerin yiyecek için avcılık şeklinde veya eğer sizin için trofe avcılığı sözkonusu ise bu amaçla kullanımı da kapsar, etini israf etmediğiniz sürece. Aynı zamanda bütün türlerin yaşaması için yeri olması konusunda elimizden geleni yapmamız anlamına da gelir. Bence herşey varolma hakkına sahiptir, sadece insanlar değil...

ME- Peki etik anlayışınız nedir?

DS- Bana göre korumacılık ile aynı. Bu iki kavramı ayrı değerlendirebileceğimizi zannetmiyorum.

ME- Yaban hayatı için habitat oluşturulması, bu alanların korunması ve kamuoyunun bu konuda bilinçlendirilmesi konusunda çok çalıştığınızı biliyorum. Bu amaçla hangi örgütlere ve neden katkıda bulunuyorsunuz?


DS- Pheasants Forever[2] kuruluşuna destek veriyorum, çünkü elde ettikleri bütün gelirleri merkeze aktarmıyorlar ve yerinde harcıyorlar. Bu paranın çok büyük bir kısmı da paranın toplandığı yerdeki habitatın durumunun iyileştirilmesi amacıyla kullanılıyor. Buna karşın diğer gruplara bağış yapmama gibi bir tavrım da yok. Ducks Unlimited [3], Whitetails Unlimited[4] ve National Wild Turkey Federation[5] örgütlerinin toplantılarına da katılıyorum ve destek veriyorum. Neden mi? Çünkü hepsi de habitat ve yaban hayatı için çalışıyorlar ve çok iyi işler yapıyorlar. Ben de bir avcı olarak, yaban hayatına bir şeyleri geri vermekten çok mutlu oluyorum.

Aynı zamanda National Rifle Association[6] örgütüne de bir miktar bağış yapıyorum. Bu grup olmasaydı, silah sahibi olma haklarımızı kolaylıkla kaybedebilirdik diye düşünüyorum. Devlet bir kerede bütün silahlarımızı elimizden almayabilir, ama adım adım silah sahibi olmayı ve almayı daha zor, zaman alıcı ve masraflı bir hale getirebilir ki bir çok vatandaş bunun çektirdiği sıkıntıya değmeyeceğini düşünebilirler. Ben silahlarımı hem avcılık, hem de kişisel korunma için tutmak istiyorum.

ME- Mesleğiniz korumacılık ve doğal hayat ile çok ilgili. Her iki konuyu da birarada düşündüğünüz oluyor mu? Başka bir deyişle, avcı özelliğiniz işinizi nasıl etkiliyor?

DS- Bu ilginç bir soru. Yaban hayatı ve korumacılık açısından duyarlılık hissettiğimden dolayı, arazilerini dümdüz eden, habitatı yok eden, sonuçta da erozyona yol açan çiftçiler hakkında makale yazmak durumunda kaldığımda bir çok çatışma yaşadım. Genelde çiftçiler, içlerinde avcı olanlar hariç, yaban hayatına ne olacağına aldırmıyorlar. Heryerde arazilerindeki çalılık ve korulukları yok ediyorlar ve iyi bir şeymiş gibi tarla kenarındaki çit ve sınırları kaldırıyorlar, yol kenarlarındaki otların bile büyümesine katlanamıyorlar. Dolayısıyla bir çok durumda dilimi ısırmak zorunda kalıyorum. Tabii ki bunun yanında, Martin Ailesi gibi doğaya önem veren çiftçiler hakkında yazı yazmaya ve onları örnek göstermeye gayret ediyorum. Bir de arazisinde ücret karşılığı ava izin veren çiftçiler hakkında yazılar yazıyorum, çünkü benim bir görevim de çiftçilere yeni para kazanma yollarını göstermek. Ücretli avcılık olayına bir çok açıdan bakmaya açalışıyorum. Bir kere yaban hayatı için iyi bir şey, çünkü çiftçilerin başka türlü yok edecekleri habitatı koruyup geliştirmelerine neden oluyor. Öte yandan, ücretli avcılık çoğalırsa avcı sayısı azalır diye düşünüyorum.

ME- Siz de avcılıkta hep o eski günlerden özlemle bahseden avcılardan mısınız? Yoksa bulunduğunuz Orta İllinois bölgesinde güzel günler şimdi mi yaşanıyor?

DS- Aslına bakarsan evet, gidebileceğimiz çok avlak olduğu o eski günlerden çok bahsederim. Fakat bu Kuzey İllinois’teydi. 1950lerde ve 60larda burada değildim ve herkesin bahsettiği o sülün bolluğu yıllarına denk gelemedim. Fakat bildiğim bir şey var ki, modern tarımın yoğunlaştığı 1970li ve 80li yıllarda burada avcılık namına bir şey kalmamıştı. CRP[7] gibi devlet programları sayesinde şimdi durum iyileşti. Araziye girebilen avcılar için tabii. Ailelerinin arazisi olan genç avcılar için avcılığın altın çağı yaşanıyor olabilir. Bu ne kadar sürecek veya sürer mi bilmiyorum, çünkü artık bu bölgede artık tarımdan habitata dönüştürülecek arazi kalmadı denilebilir. Hala no-till[8] için fırsatlar var, herhalde bu sayede av kuşları için daha fazla fırsatlar yaratılabilir. Yaban hindisi ve geyik açısından gerçekten de avcılığın altın çağı yaşanıyor. Daha önce Amerika’a hiç olmadığı kadar geyik ve yaban hindisi var. Ancak bu hayvanları avlamak için biraz yol katetmeniz gerek.

ME- İllinois Eyaletindeki ve genel olarak ABD’deki avcılık kurallarını nasıl buluyorsunuz? Devlet avcılık hakkında “aptalca” bir karar almış olsa, örneğin limitleri yanlış belirlemiş olsa ne yapardınız?

DS- Avcılık yasaları ve kurallar ile ilgili bir sıkıntım yok. Bir sorun olsa ne yapardım? Ben pek protestocu biri sayılmam, herhalde avcılık örgütlerine kürekle para aktarmayı sürdürür ve onların baskı yaparak sorunun giderilmesini sağlayacağını umardım. Sadece bir kuralın doğru olmadığını düşündüğüm için o kuralı ihlal edebileceğimi sanmıyorum.

ME- Büyük bir silah koleksiyonunuz olduğunu biliyorum. Hepsi ile avlanıyor musunuz? Aralarında sizin için özel olan bir silah var mı? Hangisi ile hangi avı yapmayı seviyorsunuz?

DS- Keşke hepsiyle ayrı ayrı avlanabilecek zamanım olsaydı, çünkü hepsiyle atış yapmak ayrı birer keyif. Atış yapmayı seviyorum ama bunun için yeterli zamanım yok. Bu nedenle emekliliğimi dört gözle bekliyorum.

Gelecek sezon yaban hindisi avına çıktığımda Escort[9] marka tüfeğimi denemeyi çok istiyorum. İyi bir hindi avı tüfeği olacak gibi görünüyor, ancak daha hiç deneme fırsatım olmadı.

Evet, özel bir tüfeğim var. Breziya yapımı Rossi Bonanza marka 20 numara namlu bir yan çifte. 1971 yılında Milwaukee’deyken 80 dolara satın almıştım. Tavşan avı için aldım ve gerçekten de tavşan avı için mükemmel bir tüfek, kısa namlulu ve taşıması kolay. Bu tüfeği satın aldığımda çok tavşan avına çıkardım ve genelde de arkadaşım Jerry Misek ile ava giderdik. Bana o güzel günleri de hatırlatıyor. Bir de ben tavşan avını ve tavşan etini gerçekten çok severim.

ME- Sizce bugün Amerikan avcısının karşı karşıya olduğu en büyük tehdit nedir? Gelecekte bazı türleri avlayıp avlayamayacağı mı, gelecekte de bugünkü gibi silah edinme özgürlüğü olup olmayacağı mı, avlaklara istediği gibi girebilmesi mi yoksa başka bir şey mi?

DS- Bence en büyük tehdit avlaklara erişim sorunu olacaktır. Devlet desteği olan programlar ile bile, Champaign Bölgesi gibi yerlerde özel çiftlikler ve tarım arazileri o kadar fazla ki, geriye fazla bir habitat kalmıyor. Ücret karşılığı arazilerde av yapılmasının yaygınlaşmasıyla da düşük gelirli avcılar için büyük bir engel olacak. Bir çok avcı ava zengin iken başlamıyor. Şu an için, silah sahibi olma özgürlüğü konusunda bir sorunumuz yok gibi, fakat bu yeni bir yönetim ile her an değişikliğe uğrayabilir. Sürekli genç avcıları avcılığa kazandırmak zorundayız, çünkü avcı sayısını koruyamazsak haklarımız eriyip gidecektir. Ancak gittikçe azalan avlaklar ve kamuoyundaki olumsuz avcı imajı ile gençleri avcılığa kazandırmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.

ME- Türkiye’ye hiç gelmediniz. Ülkemiz hakkındaki fikriniz nedir? Türkiye’de günün birinde avlanmak ister miydiniz?

DS- Seninle tanışıncaya kadar Türkiye hakkında tek bildiğim, bu ülkeden çok iyi askerler yetiştiği idi ve bu bence çok iyi bir özelliktir. Senin sayende, Türkiye hakkında çok şey öğrendim ve daha çok şey öğrenmek de istiyorum. Resimlerinden gördüğüm kadarıyla, Türkiye çok güzel bir ülke. Senden, arkadaşlarından ve ailenden gördüğüm kadarıyla Türk insanı dost canlısı, misafirperver, kültürlü ve doğa konusunda duyarlı. Ve tabii iyi atıcı da. Ülkenizde avlanmaktan veya sadece görmekten büyük mutluluk duyardım.

ME- Teşekkür ederim, Sayın Smith.

Mehmet Ekizoğlu
[1] The U.S. Fish and Wildlife Service, National Survey of Fishing, Hunting, and Wildlife-Associated Recreation, 2005.
[2] Sülün habitatını geliştirmeyi amaçlayan avcı örgütü.
[3] Sulak alanların iyileştirilmesi amacıyla çalışan avcı örgütü.
[4] Geyik habitatının korunmasına yönelik çalışmalar yapan avcı örgütü.
[5] Yaban hindisi habitatı için çalışan avcı örgütü.
[6] ABD’de silah sahibi olma haklarını savunan bir örgüt.
[7] Doğal hayata arazi ayırılmasını destekleyen devlet desteği programı.
[8] Tarlayı sürmeden ekme tekniği, bu sayede yaban hayatı için yeni alanlar kazanılıyor
[9] Hatsan tarafından ABD’ye ihraç edilen tüfek.

27 Ara 2006

ÖRDEK


ÖRDEK

Hafiften kar atıştırmaya başladı. Avcı, kasıklarına kadar uzananan çizmesinin içindeki ayaklarının hareketsizlikten ve soğuktan sızlamaya başladığını farketti. Gün doğmak üzereydi. "Biraz daha sabır" dedi kendi kendine... Elindeki tüfeği bir buz parçası gibi eline yapışıyordu. Girdiği sazlardan yapılmış gümede yalnızdı.

Suların üzerinde beyaz bir yansıma belirdi yavaş yavaş... Ortalık griye çalan bir aydınlığa yüz tuttu. Uzaktaki ördek sesleri esen sert rüzgarla artıyordu. Birden arkasından gelen bir kanat sesiyle sıçradı. Beklediği adanın diğer kıyısından ördekler birden üzerinde belirdi. Hemen tüfeğini omuzlamasıyla alayın ortasındaki iri ördeğe nişan alması bir oldu. Tetiğe dokunur dokunmaz ördeğin kanatları hareketsizleşti. Başı kırılmış gibi eğilerek gürültüyle yarı buzlu suya düştü. Diğer ördekler telaşla kanat çırparak oradan uzaklaştılar.

Avcı rüzgarla dalgalanmaya başlayan buzlu suyun ördeği yanına getirmesini bekledi. Yakınlaşınca uzandı, aldı. Bu iri bir yeşilbaştı. Kanatlarını açtı, saçmaları kanatlarının altından ve göğsünden almıştı. Tüylerindeki sular yavaşça süzülüyordu. Yeşilbaş ölü olmasına rağmen güler gibi bakıyordu. Gözlerinin feri henüz gitmemişti. Gözünün yanından bir damla kan süzüldü.

Avcı ördeği gerideki file torbasına attı. Gözlerini yeniden ufka dikti. Karısının sözlerini hatırladı. "Bir yeni yılın ilk günü de ava gitme be adam!" Avcı karısının bu sitemine gülmüş ve hiçbir şey dememişti. Gidecekti. Belki de karısı haklıydı. Her yeni yılda bir günlük tatili fırsat bilerek ava giderdi. Çocuklarını düşündü. Şimdi sıcak yataklarında mışıl mışıl uyuyor olmalıydılar. "Varınca onları uyandırır ve bir güzel oynarım" diye düşündü.

Kar taneleri yüzüne vuruyor ve anında su olup çenesinden akıyordu. Ördekler yavaş yavaş çoğalmaya başlamıştı. Değişik renklerde, farklı büyüklüklerde ördekler gökyüzünde akın akın gelmeye başlamıştı. Avcı tüfeğini çalıştırıyor ve seri hareketlerle fişek değiştiriyordu. Gelen ördekler tüfek sesini duymuyor gibiydiler.

Üzerine doğru gelen küçük çamurcun ördeklerinden oluşan bir alaya tüfeğini boşalttı. Bu alaydan düşen ördekler artık tamamen buz tutan suya düşüp kaydılar. Her biri ayrı yerlerdeydi. Kanatlarının altındaki beyaz tüyleri gökyüzünü görüyordu. Avcı gülümsedi..

Güneş ışıklarını kararan bulutların arkasından da olsa yetiştirmeye çalışıyordu artık... Kolları yoruldu ateş etmekten. Fişeği de bitmek üzereydi. Yine de ava devam ediyor; sanki bir daha gelmeyecekmiş gibi hırsla ördeklere saçma yağdırıyordu.

Kar durmuş ve keskin bir soğuk başlamıştı. Avcı dönüş yolundan korkmaya başladı. Acaba yollar tıkanmış mıydı? Şimdi evde olsa hava ve yol durumunu TV ekranından izlerdi, bir yandan sıcak çayını içerken... Çayı hatırlayınca acıktığını hissetti. Cebindeki çikolatadan kalan parçaları yemeye çalıştı. Çeneleri ona ihanet eder gibi çalışmıyordu sanki. Beresini düzeltti. Eli kardan ıslandı. Yüzüne dokundu. Sanki buz tutmak üzereydi. Ayaklarının sızlaması kesilmişti. Kollarında bir yumuşama ve uyuşukluk hissediyordu. Tüfeğini indirdi. Gitmesi gerektiğini düşündü, yeterince av yapmıştı. Daha buzu kırarak ördekleri toplayacaktı.

Geri dönmek istedi. Ayakları onu geri çekti. Yere düştü. Bir daha kalktı, zorlukla hareket ediyordu. Elleriyle dizlerini tutup ilerlemeye çalıştı. Bir daha denedi. Ayakları sanki betona saplanmış gibi ağırlaşmıştı.

Dizlerinin üstüne çöktü. Cansız gözleriyle boşluğa bakan ördeklere takıldı gözü. Kendini iyi hissetmiyordu. Yola çıkarken de iyi değildi, ama avda geçer diye düşünmüştü.

Ördekler gökyüzünü doldurmuştu neredeyse. Kalkıp tüfek atmak istedi, başaramadı. Suya baktı, su çoktandır buz olmuştu. Yere yattı. “Biraz dinlenmeliyim, çok yoruldum” dedi kendi kendine. Uzandı, derin bir nefes verdi. Yatmak ne iyi gelmişti. Ne kadar yorulmuş olduğunu farketti. Bütün vücudu uyumak istiyordu. Gözlerinin kapanmasını engelleyemiyordu sanki. Donmaya başladığını anlıyordu. Uyumaması gerektiği sinema filmlerinde görmüştü. Ayaklarını oynatmaya çalıştı. Çizmesi içine su almıştı. Donan su ile ayakları daha da ağırlaşmıştı. Parmağını bile kıpırdatamadı. Başını çevirmeye çalıştı. Az evvel buza düşürdüğü yeşilbaş ördeğin donuk bakışıyla gözgöze geldi. Gökyüzü iyice kararmıştı.

-x-

Gümelere yönelen ördek avcıları geç kaldıklarından dolayı birbirleriyle tartışıyorlardı. Birbirlerini beklemekten göl kenarına neredeyse kuşluk vakti gelebilmişlerdi. Bu saatte ördek avı bitmiş olurdu. Herkes suçu birbirine atıyordu. Birisi arkadaşlarının çok uyuduğundan, öteki ise yolda çay içmeye oturanlardan şikayet ediyordu.

Gençler sabah erken de gelseler pek iyi bir gün olmayacağı belliydi. Karlar erimeye yüz tutmuştu. Güneş geçen günlerin acısını çıkartmak ister gibi parlıyordu. Bu havada ördek avı yapılacağına kendileri de pek inanmıyordu. Bir de yolda bir araba görmüşlerdi. Avcının biri onlardan erken davranmış olmalıydı.

Avcılar ümitsizce göl kenarına yaklaşırken birden gördükleri manzara karşısında donakaldılar.

Suya bir kaç metre yakında, üzerine kar yağmış kasık çizmeli bir adam uzanmıştı. Morarmış yüzünde donuk bir ifadeyle, bir adım ötesinde birbiri üzerine yığılmış olan ölü ördeklere bakıyordu.

Mehmet Ekizoğlu

BÜYÜK ADAM



"Duvarı kendime siper ederim" diye düşündü genç adam... "Tamam muhtar, sonra görüşürüz" dedi.

Muhtar pos bıyıklı, esmerden daha da kara tenli bir adamdı. Bir kaç günlük sakalları beyazlamıştı. Başındaki şapkanın kenarları kir ve yağdan renk değiştirmişti. Şapkanın kenarından çıkan gür saçları da sakalının rengindeydi. Çakır gözlerini kısarak genç adama baktı, "Başka bi isteğin var mı beyim?" dedi.

Genç adama saygı duyduğu ses tonundan belli oluyordu. "Sağol muhtar" dedi genç adam, elindeki beyaz çantayı duvarın üzerine koyarak...

Muhtar genç adamın artık kendisine bakmadığını görünce yeniden yola döndü, kendisini bekleyen diğerlerine seslendi:"Sizin yerleriniz şu dönemeçten sonra!" Elindeki çifte tüfeği omuzuna asarak gruba katıldı.

Genç adam çantadan dikkatle tüfeğini çıkardı. Bu yivli bir tüfekti ve güneşe çıkinca kundagı parlıyordu. Omuzlayarak tüfeğin namlusunu gezdirdi genç adam...

Duvarın arkasına geçti. Duvar çok eskilerden kalma, antik bir bina kalıntısına benziyordu. Çantasından kalın bir bez çıkardı. katladı. Duvarın üzerine koydu, tufeği üzerine yerleştirdi. Bir de bu şekilde tufeği omuzlayarak çam ormanının içine doğrulttu. Görüş sağlam gibiydi.Belindeki kurşun kemerini ön tarafa getirdi. Dikkatlice kemerden aldığı kurşunları tüfeğin şarjörüne yerleştirmeye başladı. Bu işi bitirince şarjörü tüfeğin altındaki yerine taktı. Eliyle de hafifçe vurarak şarjörün yerleştiğini belirten o mekanik sesi duydu. Elinin iki hareketiyle de bir mermiyi namluya sürdü. Tekrar tüfeği kaldırarak beklemeye başladı.

Genç adamın yüzündeki ifadeden ne düşündüğünü anlamak mümkün değildi. Heyecan belirtisi de görünmüyordu. Giden grubun sesi bir müddet önce kesilmişti. Ormandan serin bir esinti genç adamın yüzünü oksadı.

Bamm! sesiyle bütün orman ürktü. Sürek başlamıstı.

Uzaktan köylülerin bağırısları duyuluyordu. Kuşlar ağaçların üst dallarına kaçıstılar. Genç adam tüfeğini tekrar kontrol etti. Tüfeğini sağ eline alarak gözünü ormanın derinliklerine dikti. Ormanda kesinlikle bir şeyler oluyordu.Uzaktan tanıdık sesler gelmeye başlamıstı. Bunlar kopoylardı. Kesik kesik havlamaları ormanın içinde yankılanıyordu. Birinin bıraktığı havlamayı diğerleri başlatıyor, bazen yavaş ve tek tek, bazen de uluma gibi hızlı hızlı havlıyorlardı.

Genç adam yerinin iyi bir yer olduğunu biliyordu. Muhtar onu o nedenle bırakmıştı bu dere kenarına.. Ormandan dere yatağını takip ederek kaçacak olan domuzlar muhakkak bu yolu atlamak zorundaydı. Yola çıktıklarında ise atış yapacak kadar açık bir alan ve mesafe kalıyordu. Genç adam kolay olacağını biliyordu. Tecrübeliydi.

Birden önünden bir tilki fırladı yola... Genç adam refleks ile silahını hemen doğrulttu ama tüyleri yeni griden kızıllasmaya baslayan tilkinin dere aşağı kaçmasına izin verdi. Başını tüfeğin üzerinden kaldırmamıştı. Tilkiyi yerinden eden bir şey olmalıydı. Kalbinin atışlarının hızlandığını hissediyordu. Parmağı tetiği okşuyordu. Tüfeğin emniyetini açtı.

"Caaak caaak" sesiyle havalanan kestane kargası genç adamın yüreğini hoplattı. Önündeki yola bakan kısa boylu çamlar sallanmaya başlamıstı. Çok değil yirmi metre önündeki çatırtıları duyuyordu genç adam.Çatırtılar yaklaştı ve birden kesildi.

Toprak yola birden şişman bir dişi domuz çıkıverdi, etrafına bakmadan önündeki dere yatağına doğru koşmaya başladı, arkasından da çizgili bedenleriyle mozaları göründü. Onlar da annelerine yetişmek için ellerinden geldigince hızlı koşuyorlardı.

"Daan!" sesiyle anne domuzun burnunun üstüne kapaklanması bir oldu. "Daan!" Şakırtılar arasında üçünçü silah sesiyle birlikte yerde biri anne domuz, ikisi ise yavrusu olmak üzere üç adet domuz yatıyordu.Diğer yavrular ise çalılığa kaçmışlardı.

Genç adam bir müddet tüfeğinin üzerinden kalkmadı. Ormanın içinden çılgınca bağıran köpeklerden başka ses gelmiyordu. Doğruldu, tüfeğini emniyete aldı. Duvarın arkasından çıktı, domuz ölülerine doğru ilerledi. Domuzlar kurşunu yedikleri anda ölmüşlerdi. Yolda ince ince kanlar akıyordu.

Muhtar yanında iki köylüyle koşa koşa geldi. Genç adam bir sigara yakmış, şapkasını çıkarmıştı. Elinde fotoğraf makinesiyle domuzların fotoğrafını çekiyordu. Domuzları kaldırmaya veya kanlı yerlerini saklamaya lüzum görmemişti.

Muhtar; "Beyim iyi etmemişsin be!" dedi. Yanındaki köylü atıldı: "Neden iyi etmicekmiş be muhtarım?" "Bizi kaç senelik yükten kurtardı, kimbilir daha kaç bela doğuracaktı bu mundar hayvan!"

Köylü kendini alamadı, gitti domuza bir tekme attı. "Ne bileyim ben" dedi muhtar... "İnsanın içi acıyor işte... Doğru ya senin dediğin de.."

Sigarasını bitiren genç adam; "Hadi muhtar, bırakın lafi da boşaltın şunların içini" dedi. Köylüler bıçaklarını çekip mozaları bacaklarından çektiler, karınlarını yarmaya başladılar. Zengin olduğu her halinden belli olan avcı cep telefonuyla konuşuyor, arazi arabasını getirmelerini ve soğutucuyu hazırlamalarını istiyordu.

Araba gelince iki adam büyük arazi aracından indi. Ellerine birer içi boşaltılmış ve poşetlere konulmuş küçük domuz alarak arabaya koydular. Köylülerden birisi "Bu anasını ne yapalım beyim?" dedi. Avcı tufeğini çantasına koyuyordu. Dönmeden "Atın gitsin" dedi.

Muhtarı yanına çağırdı. Arabanın arkasındaki iki koliyi gösterdi. "Birisi senin, birisi köylünün..." dedi. "Kopoyların sahibine kıyak geç, tamam mı muhtar?" "Tamamdır beyim, Allah razı olsun" Muhtarın esmer yüzü gülüyordu. Köyü fakir bir dağ köyüydü. Üzerindeki elbiseler ve ayağındaki botlar hep genç adamın hediyesiydi.

Avcının her gelişi hem köylüleri şu zararlı hınzırlardan kurtarıyor, hem de avcının yanında çeşit çeşit hediyeler geliyordu. Genç adama yaklaştı, "Beyim içeride bir azaksız kaldı, biliyorsun" dedi. "Bu başbelasını ne zaman halledecen?"

Genç adam muhtara döndü, muhtar bir sonraki ziyaretini iple çekiyordu. "Kısmet" dedi gülerek... " Şimdi işim var, İzmir'e dönmem lazım. Ben seni ararım cepten" dedi. Muhtar "Beyim sofra hazırlamıştık evde ... Valla bırakmam" diyecek oldu. Genç adam yine hafifçe gülümsedi, "Sağol muhtar, bir daha ki sefere..." dedi.

Büyük arazi arabası gürültüyle dağ yolundan inerken köylüler domuzu dere yatağına yuvarlıyorlardı. Muhtar arabanın arkasından baktı: "Büyük adam be!" diye mırıldandı kendi kendine....

Mehmet Ekizoğlu