5 Mar 2014

ABD'DE AVCILIK NASIL?

Değerli doğaseverler,

Son zamanlarda DKMP (Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü) AVBİS dediğimiz sistemi yürürlüğe koydu koyalı bazı gelişmeler yaşadık. Çoğu avcı dostumuz bu sistemi eleştirdi. Eleştirilerin büyük bir kısmına prensip itibariyle ben de katıldım. AYHAK (Av ve Yaban Hayatı Konfederasyonu) bir adım –veya birkaç adım birden- ileri giderek bu sistemi protesto etmek amacıyla avcılık belgelerinin sürelerini uzatmak için başvuru yapmayacaklarını belirtti.

Dünyada limit yok mu?


Avcı yazarlarımız çeşitli nedenler öne sürerek bu sistemin tümüyle kaldırılması gerektiğini öne sürdüler. Ben ise bu sistemin olumlu bir başlangıç olduğunu; hayati denilebilecek bazı eksikliklerin zaman içerisinde giderilmesi durumunda yararlı olabileceğini ve uygulamaya biraz zaman tanınması gerektiğini söyledim. Bu eksikliklerden en önemlisi de denetim eksikliği idi. Tekrar olmaması için görüşlerimi ve tartışmayı tekrar anlatmayacağım. Eski yazılarımda mevcut… Yine yakın zamanda kimi yazarlarımız, sistemi eleştirirken “dünyada avlanma limiti olmadığını, limite avcıların karar verdiğini” de ifade ettiler.

Önümüzdeki sezon değişiklikler bekliyor olsam da, esas itibariyle artık eskinin “saldım çayıra” avlanma sisteminin (!) dönmemek üzere geçmişte kaldığını düşünüyorum. Öncelikle av yönetimi kuralları bunu gerektiriyor. Yaban hayatı ekolojisi bunu gerektiriyor.

“Ben nereye istersem giderim, kaç hayvan vurursam vururum, haftanın istediğim günü, istediğim meraya giderim” zamanı geçmiş; bu anlayış geçmişte kalmıştır.

Gerçekte nasıl?

Gelişmiş ülkelerde, keyifli avlar yapılmaktadır. Herkes kurallara uyarak avını bulmakta ve bizdeki gibi azalmalar yaşanmamaktadır. Eğer denetim yapılacaksa, daha fazla kurallı avcılığa alışmalıyız. Kimse “yabancı ülkelerde limit yok, avlanma günü yok” gibi desteksiz argümanlar öne sürmesin. Bakınız, ABD’nin Illinois Eyaletinin yürürlüğe koyduğu kurallardan yalnızca öne çıkan ve ilgili olanını sizlere aktarayım, daha fazla sayıda avcıya hitap ettiği için upland hunting denilen sülün, çil ve bıldırcın avı kurallarını örnek alıyorum:

Amerika’nın AVBİS’i (!)


Bu sadece sülün, çil keklik, bir çeşit üveyik olan mourning dove, bobwhite bıldırcın ve tavşan avında ava gidebilmek için başvuru kurallarıdır. Ekteki tablodan da görüldüğü üzere eyalet avlaklara ayrılmıştır. Avcılar avlanmak için internetten avlakları seçerek başvuru yapmaktadırlar. Avcılar 6 avlak ve 4 gün tercihi yapabilmektedirler. Daha sonra yapılan tercihler ve avcılar kuraya alınmaktadır. Kura sonucunda tercih ettiğiniz avlaklardan birisi size çıkarsa, bu avlak için belirlenen av tarihlerinden ve sizin başta verdiğiniz günlerden birisinde gidip bu bölgede avlanmak mümkün olmaktadır. Başvurular ağustos ayında yapılır.

Dostlarla av ve diğer av hayvanları sorunu

Avcı kurada çıkması durumunda yanında 3 arkadaşını da getirebilmektedir. Çoğu avlak yönetimi bu beraberinde gelen avcıların da kuraya girerek izin alması gerektiği şartını koymaktadır. Bazı avlaklar sadece bıldırcın için bazı avlaklar ise sadece tavşan avı için ayırılmıştır. Avcı buralara başvurup kabul edildiğinde yani permi aldığında bu avlakta başka bir av hayvanına fişek atamaz. Upland için ayırılan avlaklarda eğer bu tür bir kısıtlama yapılmamışsa, sülün, çil, bıldırcın ve tavşan aynı gün avlanılabilir. Hepsinin limiti geçerlidir. Bunlar dışında başka bir av hayvanı avlanılamaz. Örneğin sincap, yaban hindisi, ördek, kaz veya geyik gördüğünüzde, bu hayvanlar için av sezonu açık olsa bile tüfek atmak yasaktır. Bunlar için ayrıca izin başvurusu yapıp bu hayvanların avının yapılabileceği alanları tercih etmeniz gerekmektedir.

Peki limitler ve tarihler?

Tüm eyalette yapılacak tüm avlarda sülün limiti 2 horozdur. Çil keklik limiti 2 ve bıldırcın limiti de 8’dir. Çanta limiti sırayla 6, 6 ve 20’dir.

Sülün, çil keklik ve bıldırcın avı 2 Kasım’da açılır ve 8 Ocak’ta sona erer. Yıl boyu avlanma diye bir şey yoktur. Belirli avlanma bölgeleri, yani avlaklar belirli tarihlerde avlanılabilir.

Illinois Eyaleti avlakların yönetimi açısından 5 idari bölgeye ayrılmıştır. Her bölgede onlarca devlet avlağı
vardır ve bu alanlara giriş çıkışlar izne tabidir. Her avlağın belli günleri vardır ve o günler için başvuran, kurada çıkan avcılar açık olan tarihlerden seçerek av yapabilir. Bu bölgelerde limit gibi genel kurallar geçerlidir. Bu avlaklarda başvuran avcıların hepsi avlandığı zaman kota dolmuş olur ve avlak ava kapatılır.

Bazı avlaklar sadece geyik avına, bazı avlaklar sadece yaban hindisi avına açıktır.

Bazı avlaklar, yerleşim yerlerine yakın ise sadece ok ve yay ile ava açık olup buralarda tüfek kullanılması yasaktır.

Çoğu avlakta avlanılacak yerler de bellidir. Örneğin bir avlak 500 dönüm ise bunun ancak belli yerleri, örneğin 50 dönümü ava açıktır. Geri kalan kısımlar rezerv alanı veya gezi amaçlı, hiking veya doğa fotoğrafçılığı gibi etkinliklere ayrılmaktadır.

Denetim?


Avcılar avlağa girerken ve çıkarken denetlenir. Avladıkları hayvanları çıkarken yönetime göstermek zorundadırlar. Her avlağın durumu ayrı ayrı izlenir ve sayım yapılır. Bu sonuçlara göre bir sonraki sezon bu avlakta avlanma limiti kısılabilir, avcı sayısı azaltılabilir veya çoğaltılabilir, avlanma günleri uzatılabilir ve kısaltılabilir. Avlak tamamen ava kapanabilir. Buna avcılar karar vermez, kararı IDNR (Illinois Department of Natural Resources) yani eyalet yönetimi karar verir. Karar vermeden önce avcılara da sormazlar.

Illinois eyaletinde yerleşik avcılara öncelik tanınır. Eyalet dışından gelecek yabancı avcılara da bir kota ayrılır. Lisans ücreti yerlilere 5,5 Dolar, eyalet dışından gelen diğer Amerikalılara ise 57,5 Dolardır. Ayrıca sülün, çil, bıldırcın ve üveyik avında 5 dolarlık habitat pulu alınır.

ABD ’de avcılık ve yaban hayatı nasıl yönetiliyor sorusunun yanıtı elbette cilt cilt kitaplarda açıklanmaktadır.
Benim kısaca anlatmak istediğim, avcılık kesin kurallara, belli bölgelere ve belli günlere tabi olmuştur. Özel arazilere izinsiz girmek kesinlikle yasaktır ve ciddi şekilde cezalandırılır. Devlet arazileri sadece avlak değildir ve bütün vatandaşların kullanımına açıktır. Avcılık bir hak değil, bir ayrıcalıktır. Ayrıcalığın kullanımı da kesin ve ayrıntılı kurallara bağlıdır. Kuralları da avcılar belirlemez; yaban hayatı biyologları belirler.

Bu şekilde ABD’de her yıl milyonlarca avcı ava çıkmakta, hepsi de avlakta av hayvanı bularak avını yapmaktadır. Herkes kurallara uymakta, herkes avlanarak hiçbir av hayvanının varlığını tehlikeye atmadığını bilmektedir.
Mehmet Ekizoğlu


27 Şub 2014

AMERİKAN KIRLARINDAN NOTLAR – 3

Yazı dizimizi okumaya yeni başlayanlar için, Kuzey Amerikan kır ve savan ekosistemlerinden bahsettiğimizi hatırlatayım. Kelimenin özgün versiyonu olan “prairie” sözcüğü Fransızca’dır ve Kuzey Amerika’ya ilk defa gelen kaşifler tarafından uçsuz bucaksız görünen otluk alanlara verilen addır. Otluk arazi anlamına gelmektedir. Savan ise bu kırda orada burada dağınık yetişmiş ve çoğunlukla meşelerden oluşan ağaçlık alanlara verilen addır. Kırın ağaçsız bölgelerinin tam güneş ışığı altında ve savanın yer yer gölgeli arazilerinde yetişen bitkiler birbirinden çok farklıdır.

Toprağın aşırı işlenmesi ve aşırı otlatma nedeniyle doğal kırların kaybından bahsetmiştik. Daha sonra da kırlarla tanıştıktan sonra, Wisconsin Eyaletinin güneybatısında bulunan 161 hektarlık çiftliğimizde ailemizin bu konuda eğitimini anlatmıştık.

Yirmi yıl önce 7.7 hektarlık araziye ilk kır otlarını diktiğimiz vakit, çiftliğimizin bulunduğu yerde boyları neredeyse iki metreye varabilen otluklar bulunduğunu hiç aklımıza getirmiyorduk. O zamanlar bunu düşünmek veya anlayabilmek için yeterli bilgi birikimimiz yoktu. Sonra hangi bitkiden ne kadar ekeceğimizi araştırırken, kır çiçeklerinin kır ekosisteminin çok önemli bir bölümünü oluşturduğunu fark ettik. Buna karşın elle toplanan bu kır çiçeği tohumları son derece pahalıydı. Sadece bir avuç kadar alabilmiştik. Bu bir avuç kadar tohumun içinde farklı 12-14 kadar tohum çeşidi vardı. Toprağımız kumluydu ve bir yerinde tam bir kumul olabilecek bir bölgesi de vardı. Orada fazla bir şey yetişmediği için tohumları rasgele attık.

Eşimin çok iyi fikirleri vardı. İçinde en çok rastlanan kır otlarının resimleri olan bir kitap aldı. Bu kitabı inceleyerek ve kendi çiçeklerimizin ne zaman çıkacağını düşünerek oldukça keyifli zaman geçirdik. Ertesi yaz, anayola doğru yürürken (evimiz anayola yaklaşık yarım kilometre uzaklıkta), eşim kenarda çıkmış sarı büyük çiçekli uzun bitkiyi göstererek “bardak çiçeği” dedi. Çiftliğimizde orijinal bir kır bitkisiyle ilk tanışmamızdı.

Bu tarlayı kiralayan çiftçi ekmeyi bıraktığında biz kır otlarına başlamıştık. Ancak çiftçi yine de sığırlarını otlatmaya devam ediyordu. Bu altı sene daha, 1998’e kadar devam etti. Ortalıkta otlayacak sığırlar olmayınca otlar büyüyecekti. Bunun nasıl olacağını bilmiyorduk, şansımız varmış ki böyle güzel bir sonuç verdi. Bunca senedir o orijinal bitkinin otlatmaya dayanabileceğini tahmin etmezdik.

Yıllar içinde toprağın kendi kendine iyileştiğini izledik. Çiftliğin ortasında bulunan sulak alanda, bizim araziyi satın aldığımız 1972 yılında hiç çiçek yoktu. Görülebilen sadece ayak otuydu. Ayak otu yuvarlak öbekler halinde yetişen bir sulak alan otudur. Uzun otları üç metreye kadar çıkabilir. Otu ve çiçekleri o kadar sıktır ki üzerine basana kadar fark etmezsiniz. Her yıl bu bitki çoğalır ve genişler.

İlk önce burada yalnız başına duran bir bitkiyi fark ettim. Dönüşte araştırınca bir at kuyruğu bitkisi olduğunu öğrendim. Şimdi sulak alanlarda bu kamış türünden bolca var. Öğrendiğimize göre, sulak alanlar kendisini çok çabuk restore ediyor. Bu da bir “tohum bankası” olan toprakta saklı bulunan bitki tohumları sayesinde...


Kuru topraklarımız bu kadar şanslı değildi. Yıllar içerisinde, daha önceden görmediğimiz bir bitkiyi saptayabilmek için gözümüzü sürekli açık tutmayı öğrendik. Bir çok ot grubu, bazen tek tek otları ayırt ettik. Wisconsin Eyaletinde türü tehlikede olan bazı kara ot ve kır çiçeklerinin çiftlikte hala yaşamakta olduğunu gördük. Küçük keşiflerimizden çok mutluluk duymayı öğrenmiştik. Öğrendiğimiz başka bir şey de, bizim kafamızdan olmadıkça gelip gören misafirlerimizin bizim heyecanımızı paylaşamadığıydı. Onlara göre bunlar sadece bir grup ottu, o kadar...

Diğerlerine göre aslını daha çok koruyan bazı bölgelerimiz var. Burada karşı karşıya kaldığımız soru, buralara da tohum mu ekmemiz, yoksa kendi kendilerini gelmelerini mi beklememiz gerektiğiydi. Yani aktif olarak restore etmek veya bunu toprağın kendi kendine yapmasını beklemek... Burada zaman en önemli unsurdu. Bazı bitki türlerinin, en son sığır araziyi terk ettikten yedi yıl gibi bir süre sonra çıktığını görmüştük. Yine hatırlatalım, Avrupa’da yetişen otlardan farklı olarak Amerikan kır otlarının iki metreye varabilen uzun ve derin kökleri vardır. Uzun süre sürekli otlatma yapılırsa bu otların kökleri yeterli besini alamaz, sonunda bitki zayıflar ve ölür.

Yerli habitatı restore ederken, önceden yetişmiş ve toprağa tohumlarını bırakmış bitkilerin kalıntıları, yani tohum bankası kullanılır. Bu yeni bitkiler için ana kaynaktır. Bazı tohumlar yıllarca dayanabilir. Ancak bir tarla eğer sürekli sürülüyorsa, bekleyen tohumlar yukarı çıkacak ve nem ve güneş ile yeşerecektir. Bundan sonra atılan ot ilaçları ve toprağın ekilip biçilmesi ile bu bitkiler tamamen ölmüş ve tohumları da kalmamış olacaktır. Bu süreç böyle devam eder ve bir süre sonra tohum bankası yenilenmez ve yavaş yavaş yok olur.

Sizin Türkiye’deki tarlalarınız binlerce yıldır sürülmektedir. Çiftçilerin ne kadar ot öldürücü ilaç kullandığına bağlı olarak, bazı bitkiler tohum verecek kadar hayatta kalmış olabilir veya tarlaların kenarlarında hala bu yabani habitatı besleyecek kadar bitki ve tohum kaynağı kalmış olabilir. Bizim arazimizde tarla kenarlarında yeteri kadar ot ve tohum kalıntısının yaşamakta olduğunu gördük. Bazı arazilerde de ormana yakın kenarlarda veya köşelerde yabani yerli bitkilerin halen yaşamakta olduğu görülebilmektedir.

Toprağı nasıl eski haline dönüştürebileceğimizi araştırırken yapılması gereken en önemli işin arazinin genetik araştırmasının yapılması olduğunu öğrendik. Başka bir deyişle, toprakta ilk başta ne tür bitkiler olduğunu bilmeden bu bitkileri yeniden oluşturamazdık. İlk yazımızda da sözünü ettiğimiz gibi, bitkiler nerede yaşamak isterlerse orada inkişaf ediyorlardı. Bir zamanlar meşe yetişen yere çam ormanı dikmeye kalkarsanız bir nebze başarılı oluyordunuz, ancak bu orada meşe yetiştirmenin başarısına asla ulaşamazdı. Aynı zamanda tohumları mümkün olduğunca yerel kaynaklardan sağlamanın da yararlı olduğunu öğrendik. ABD’de eğer işi ciddi tutuyorsanız, tohumları en fazla  150 km.’lik bir alanda bulunan kaynaklardan temin etmelisiniz. Bunun nedeni yerel kaynaktan gelen tohumların mevsimler, toprağın durumu ve ekim havası gibi şartlara daha iyi uyum sağlayacağıdır.Bizim çiftliğimizde eskiden kalan bir tür vardı, parlayan yıldız denir (liatris aspera). Bunları çoğaltmak için benzer tohumları yakın bir yerden almıştık. Alırken genetiğinin bizim yöreye uygun olması gerektiğini söylememiştim. Bunlar eskilerinden daha geç gelişti ve çiçek açtı. Sonradan öğrendik ki, bu tohumlar daha güneydeki eyaletlerden getirilmiş. 


Sizin Türkiye’de olduğu gibi uzun süredir ekilip biçilen topraklarda orijinalde ne gibi türler yetiştiğini bulmak için belki de eski zamanlarda yazılmış eserlere müracaat etmeniz gerekebilir. Sadece 150 yıldır ekilip biçilen bizim toprağımızda bile bitki gruplarının ne olduğuna ilişkin bir bilgi yoktu. Doğal ekosistem tahrip edilirken hiç kimse bunun önemli olacağını düşünmemişti. En iyi kır otları ve kır çiçeklerinin olduğu yerlerde toprak son derece zengin ve verimliydi, bu da bu toprakları değerli bir tarımsal arazi haline getiriyordu.

Illinois Eyaletinde bulunan Chicago şehri, bir şehir ormanına sahip olan nadir kentlerdendir. Berlin ise diğer bir şehirdir. Chicago ormanları aslında kır ve savandan oluşuyordu, ancak ağaçlar, çalılar ve diğer bitkiler kendiliğinden büyüdü ve sık birer ormana dönüştü. Chicago’da bu ekosistemde orijinal ne kalmışsa bulmak ve korumak için kararlı bir grup vardı. Bunlar ilk eğitimlerini alıp ilk tohumlarını açıklıklara ve meşelerin altına diktiler. Meşelerin altına dikilenler çıkmadı. Yeniden denediler ve aynı sonucu elde ettiler. Bu grubun lideri daha sonra ormanın içindeki patikalarda yürüyerek patikanın kenarlarında yetişen otlardan tohumlar aldı. Bunları meşelerin altına diktiğinde çok güzel bir şekilde yeşerdiğini gördü.

Sonraları kütüphanede araştırma yaparken, 1800lü yılların ortalarında bir kasaba doktorunun notlarına denk geldi. Doktor amatör bir botanikçiydi ve gezerken gördüğü bitkileri ve bunların yetiştiği ortamları not etmişti. Doktorun listesindeki bitkiler ile grubun liderinin diktiği tohumlar birbiriyle örtüşüyordu.

Bu öyküde iki önemli nokta var: birincisi bitkiler yaşadıkları ve yaşamaya elverişli oldukları yerlere göre çok seçici olabilir. İkincisi ise araştırma ve gözlemler size hangi bitkileri nerelere yerleştirmeniz gerektiğini söyler.

Bizim çiftliğimizde kumlu bir bölgeye kır çiçeklerini diktik ve gerçekten de çok güzel bir sonuç aldık. Sonraki yıllarda öğrendim ki, şans eseri de olsa benim ektiğim kır çiçeği tohumları, kumlu toprağı seven türlerden seçilmişti. 

Thomas Wedel

ORIGINAL ENGLISH VERSION

For new readers, we are talking about the North American prairie and savanna environment.   “Prairie” is a French word given by their early explorers to the seemingly unlimited grasslands they found in the middle of the North American continent.  It means “a grassy meadow”.  “Savanna” refers to an area of scattered oaks growing in the prairie.  Different plants grow in the full sunlight of the prairie and the open shade of the savanna.

We have talked about the loss of native prairie from extensive plowing and grazing, and the lack of records as to the plant communities that were lost as a result of this.  We have also talked about the learning curve our family has experienced on our 161 hectare farm in southwest Wisconsin after having been introduced, however accidentally, to the idea of prairies.  
When we first planned to plant a 7.7 hectare field in prairie grasses twenty years ago, we were totally ignorant of the idea that there was once a sea of grasses, up to two meters tall, growing where our farm now is.  We did not have the knowledge to see or understand this.  Then, in studying how much of what kind of grasses to plant, we   learned that flowers made up a significant part of the prairie biome.  However, flower seed, being harvested mostly by hand, is very expensive, and we could only afford about a double handful of it.  In that handful were 12-14 different kinds of seed.  Our land is sandy, and in this field there was an area that would have made an excellent beach.  Not much was growing there, so that is where, in our ignorance, we scattered our flower seed.

My wife has wonderful ideas, and she bought a book with colored photographs of many of the most common prairie flowers.  We spent enjoyable times looking at it, and wondering how long before some of our seeds produced blooms.  The next summer, though, while walking down the drive toward the highway, (our house is a little over a half kilometer away from it) my wife excitedly pointed to a tall plant with a yellow bloom and said, “Cup plant!”  It was our first contact with an original (remnant) plant.


We had planted the field in grasses because the farmer who had been renting the land decided he no longer needed it.  But he still had cows grazing on our pasture, and continued for another six years, until 1998.  We were a bit concerned as to how we would like it with no cows to keep the pastures mowed.  Fortunately, we all loved it.  Now, if we wanted to go someplace on the farm and there was a fence in the way, we just cut it. At that time, the idea that there might be plants that had survived the cows never occurred to us.

Over the years, we have seen the land try to recover on it’s own.  The wetlands in the center of the farm had no flowers in 1972, when we bought it.  All you saw were hummock sedges.  A sedge is similar to a grass, and this kind makes “hummocks” which are round, third-meter high growths that are like stepping stones over the wet ground.  Now, you would never know they were there unless you tripped over one, the flowers are so thick.  Every year, flowers continue to expand their coverage. 

Before all this happened, I saw one lonely plant I had never seen before.  I looked it up, and it was a green rush.  Now, they are common.  Wetlands, we have learned, have the capabilities to restore themselves from the seeds stored in the soil, the “seed bank”.



The dry land is not so fortunate.  Over the years, we have learned to keep our eyes open for any plant that we haven’t seen before.  We have found several small patches of grasses, sometimes as solitary plants and, with this, all the major grass types are present as remnant plants, We have found many upland flowers, some that are not common, and one that is listed as endangered in the state of Wisconsin.  We have learned to rejoice over small discoveries. We have also found that, unless a guest is of like mind to ourselves, they have very little interest in our excitement.  It seems to them a patch of weeds.

We have some areas that have more remnant plants than others.  The problem we face there is whether to add seeds or to wait and see what may come up later.  Whether to actively “restore” or see what the land can do for itself.  In this, time is an element.  We have seen some grass plants appear seven years after the last cow grazed there.  As a reminder, unlike most European plants, prairie grasses and flowers have very deep roots, up to two meters and more.  If they are constantly grazed short, the roots don’t receive the nutrients they need and then they weaken and die.

In restoring the native habitat, the seed bank left in the soil by previous generations of plants is a prime source of new plants.  Some seeds can survive for many years.  But if a field is disturbed by continuous plowing, which might bring dormant seeds to the surface and convince them to sprout, death would follow with later herbicide spraying or cultivating.  This depletes the remnant seed bank and, after many years, there is nothing left. 

Your fields in Turkey have been being plowed for several thousand years.  Depending on how much spraying your farmers have been doing, some plants may have survived to produce seed, or the field margins may still contain remnant plants to provide a seed source.  We have found the latter to be true on our land. Several places have remnant plants growing in the former field edges, next to the adjoining woods.

In our research to learn how to restore the land, we discovered that an essential task is to do a genealogical study of the land.  In other word, find out what was there originally, and then try to recreate that set of plants.  We have found that, as I said in the first article, plants will live and thrive where they want to live. Planting pine trees where an oak forest once stood may succeed, but not as well as planting oaks.  It is also better to plant seeds from the local area, if they are available.  This is called using the local genotype, which means seeds that are native to that part of the land.  Here in the United States, if we are serious about it, we try to keep our seed sources within 150 kilometers of the planting site.  The reason for this is that plants will adjust over eons to local conditions- climate, growing season, etcetera.  We have one type of remnant plant growing on our farm, rough blazing star (liatris aspera), that we have also planted when restoring a prairie.  We bought the seed from a nursery within the distance from our farm I just mentioned.  I did not, however, specify that I wanted only local genotype seeds.  These plants bloom later than the ones native to our farm, and I deduce that they came from farther south.

In the case of land such as yours that has been cultivated or grazed for so long, you probably will have to go back to very ancient writings to find descriptions of what was growing there originally.  Even in our land, which has only been plowed for 150 years, the plant groupings were forgotten.  No one thought to notice (or that it was important) that the native ecosystem was being destroyed.  Where there were the best prairie grasses and flowers, the soil was mostly rich and deep, and so valued for crops.

The city of Chicago, in the state of Illinois, is one of the few cities in the world to have a city forest.  Berlin is another.  The Chicago forests were actually once prairie and savanna, but have been overgrown with weed trees and brush.  There is an active group of volunteers in Chicago, whose aim is to restore or rescue, depending on what plants remain.  They were restoring an area, by replanting, that had a grouping of oaks on it- a savanna.  This was early in the self re-education of the idea of prairies.  They planted their seeds in the open and under the oaks.  The ones under the oaks did not sprout.  They tried again with the same result.  The leader of the group then started walking along paths through the woods and noting the plants growing on the path edges, then started collecting seeds from them and making a list.  He planted the seeds under the oaks with many people objecting that he was experimenting and this should not be done.  The seeds germinated nicely. 

Later, as he was doing research in a library, he came across an account by a country doctor from the mid 1800’s.  The doctor was an amateur botanist, and had made a note of all the plants he saw on his rounds, including where they grew. His list of plants that grew under the trees matched the one created by the leader. 

This little tale has two points to it- one, plants can be very particular where they want to live and, two, research and observation can tell you which plants to put where.

As to our planting of flowers in the sandy area, I will report that they have done nicely.  In later years, I found that, by chance, the ones I selected were all fond of a sandy environment.

24 Şub 2014

AMERİKAN KIRLARINDAN NOTLAR - 2

İlk makalemde, doğal ekosistemin değiştirilmesinden doğan sorunları ve bu sorunları çözmeye çalışırken ortaya çıkan yeni sorunları görmüştük.

Sizlere kır ve savan derken ne demek istediğimi biraz daha anlatmak isterim. Fransızlar, Kuzey Amerika’nın orta kısmını ilk gören Avrupalı olmuşlardı. Ormandan çıkıp neredeyse uçsuz bucaksız görünen otluklara vardıklarında buna kır (prairie) dediler. Bu kelime Fransızca’da otluk anlamına geliyordu. Sözcük kabul gördü. Kır otları genellikle demet halinde görülen otlardır. İki metre uzunluğa kadar büyüyebilirler. Bu otlarla beraber büyüyen yaklaşık 300 farklı çiçek çeşidi vardır ve bu çiçekler baharın ilk zamanlarından don olana kadar sırayla açarlar. Savan ise bu kırda dağılmış ağaç gruplarından oluşan bitki topluluklarıdır. Ağaçlar genelde meşe türleridir ve sadece bu ağaçların açık gölgeleri altında yetişen özel bitki çeşitleri vardır.

Bizim çiftliğimiz 161 hektar büyüklüğünde. Çiftlikte otluk alanlar, savan, sulak alanlar ve orman mevcut. Çiftlikte olmayan tek doğal çevre, açık su kütlesi.

Çiftliği 1972 yılında satın aldığımızda 1855’ten bu yana çiftlikte tarım ve hayvancılık yapılıyordu. Süt hayvancılığı yapılan bu yörede çiftliğin rotasyonla ekilen ürünleri mısır ve aynı anda ekilen yulaf ile yoncaydı. Yulaf, yonca büyüyünceye kadar üst tahılı oluyor ve yoncayı kaplıyordu. Yulaf biçildiğinde yonca büyüyor ve bazen mevsimin sonunda o da biçilecek düzeye gelebiliyordu. Yonca, toprakta mısır ekildiği için azalan nitrojeni dengeliyordu. Yaklaşık üç sene kalıyor ve zayıflayınca yeniden sürülerek bu sefer mısır ekiliyordu.

Gördüğünüz gibi, bu oldukça ağır ve yoğun bir tarımdı. Sıklıkla, mısır tarlalarına atrazine denen kimyasal atılıyordu. Atrazine otları öldürüyor ama mısır bitkisine zarar vermiyordu. Bu kimyasal çoğu bölgede yasaklanmıştı, zira yeraltı sularına karışıyor ve kuyuları zehirliyordu.

1800’lü yıllarda Birleşik Devletler hükümeti, yoğun nüfuslu Doğu eyaletlerinden Batı’ya göçü teşvik etmek için bir program başlattı. Bu programa göre, Batı’ya gelip çiftlik kuran kişilere bu arazilerin mülkiyeti veriliyordu. Yapmaları gereken tek şey, bir kulübe inşa edip çevresindeki araziyi temizlediklerini ve bir müddet ekip biçtiklerini ispatlamaktı. Benim hem anne tarafından, hem de baba tarafından atalarım bunu Kansas ve Oklahoma eyaletlerinde uygulamışlardı. Bu program hala yürürlüktedir, ancak bunu yapabileceğiniz tek yer bugün Alaska eyaletidir.

1800’lü yılların başında ülkenin doğu kısımlarından gelen ilk yerleşimciler bu topraklara ulaştığında, ormansız bir arazinin ne olabileceği hakkında hiçbir fikirleri yoktu. İlk başta hiç ağaç yetişmediği için toprağın verimsiz olabileceğini düşündüler. Sonra toprakların aslında derin ve zengin olduğunu, ancak işlemenin son derece zor olduğunu keşfettiler. Akarsuların olduğu yerlerde büyük ağaçlar vardı ve buradan açıklığa çıkıldığında ağaçlar küçülüyordu. Önce küçük ağaçları kurutarak etrafında ekip biçmeye başladılar. Küçük ağaçları odundan ev yapımında kullanıyorlardı. Büyük ağaç dediğimizde boyu en az bir metre olan ağaçlardan bahsediyoruz.

Ağaçlardan uzak kırları önceleri süremediler. Çünkü kırlarda yetişen otların sert, sık ve sağlam köklerini sürecek sabanları yoktu. Taa ki John Deere 1855 yılında çelik saban takımını icat edinceye kadar... Ondan sonra kırların yok edilmesi süreci hızla ilerledi.

Yerleşimciler mısır ekmek istedikleri yerde ne yetiştiği ile pek ilgilenmedikleri için, hiç biri yok ettikleri bitki topluluğunun aslında ne olduğunu tespit etme ihtiyacı duymadı. Hayat zaten zordu. Kırlara gelip ilk yerleşen insanların, sadece çatı barınaklarda yaşamış ve ilk kışlarını buralarda geçirmiş olduklarına dair kayıtlar vardır. Çatı barınaklar, toprakla birleşen çatı parçalarında oluşan iki tarafı açık kalan örtülerdir. İnsanlar karlı kışları bunların altında geçirmişlerdir. İyi durumda olanları kendilerine bir araba sığacak kadar bir kulübe ancak yapabilmiştir. Bu durumda da odunlar arasında soğuğun girmesini engelleyecek bir dolgu  bulamamışlardır.

Gördükleri yaban hayvanları, tavşan, geyik, ayı, dağ aslanı, kurt, tilki, bizon ve çeşit çeşit kuşlardır.

Eğer bir kasaba civarında yaşamıyorsanız, arazinizin yakınlarında aylar boyunca başka bir insan göremeyebilirdiniz. Bu yalnızlık, kendi arazisinin sahibi olmak isteyen pek çok kişi tarafından ödenmeye hazır bir bedeldi.


Şimdi yüz yıl atlayarak 20. yüzyılın ortalarına gelelim.

Ekoloji bilimi ve düşüncesi yavaş yavaş gelişmeye başlamıştır. Bazı bilim adamları ve diğer ilgilenenler buraların Avrupalılar gelmeden önceki halini merak etmeye başlamıştır. Bu sırada daha önceden sürülmeyen yerler de gittikçe artan bir hızla ekilip biçilmeye başlamıştır. Kalan küçük kır parçaları daha fazla merak ve güzellikleriyle hayranlık uyandırmaya başlamıştır. Kırların tanınması, neden her geçen gün daha fazla hayvan ve kuş çeşidinin yok olduğunu anlamamızı sağlamıştır. Doğal çevrenin kaybolmasıyla birlikte habitat da yok olmuştur. Bu yaban hayvanlarının evi yok edilmiştir.

Yerli yaban hayvanları için habitat her şey demektir. Bir yerdeki hayvanlar, kuşlar ve böcekler yaşamak istedikleri özellikte bir yerleri kalmadığında ya üreyemeyip ölüp gitmekte, ya da başka bir yere göç etmektedirler. Bazı türler çok belirli yaşam alanı gerektirmemekte, dolayısıyla bozulan yaşam alanlarında hayatlarını sürdürebilmektedirler. Diğerleri ise kolaylıkla rahatsız olmakta ve kaybolan bu türler olmaktadır.


Eskiden kalma yazılar, uçan kuşların çokluğundan gökyüzünün karardığından söz etmektedir. Eski kitaplarda özellikle birisinin, yolcu güvercinin sayısı milyonlarla ifade edilmektedir. Sayısı neredeyse sınırsız olduğunda, bu kuşun avcılığı karlı bir iş haline gelmişti. Avlanarak Chicago’da yemek masalarını süslemek üzere paketlenen binlerce kuşun listeleri bulunmaktadır. Bu listelerde kuğular, kazlar, ördekler, yaban hindileri, keklikler ve tabii yolcu güvercini yer almaktadır. Günümüzde yolcu güvercininin nesli tükenmiştir. Kuğulara her yerde rastlanmamaktadır. Keklik ve diğer av kuşları koruma altındadır. Yaban hindileri çiftliğimizin bulunduğu Wisconsin eyaletinde 1800’lü yılların sonunda tamamen yok olmuşlardır.

Kontrolsüz avcılık, aynı zamanda ayı, kurt ve dağ aslanı gibi büyük yırtıcıların da kaybının başlıca nedenidir. İnsanlar bu yırtıcılardan korkmuş ve sürüleri için endişe duymuşlardır. Habitat kaybı ve kontrolsüz avcılık küçük memelilerin ve bazı kuşların neslindeki azalmanın ve bazı türlerin yok olmasının nedenlerindendir. Yırtıcı hayvanların yok olmasının önemli bir sonucu, günümüzde hiç olmadığı kadar bollukta geyik populasyonunun olmasıdır. Yırtıcı ve av arasındaki dengenin bozulmasının çevreyi de olumsuz etkilediği anlaşılmıştır.


Örnek olarak, 1900’lü yılların başında, o zamanlar başkanımız olan Teddy Roosevelt çok önemli bir avcı ve gerçekten ilk korumacıydı. İlk milli parkımızı o kurmuştu. Ancak doğanın dengesini anlayamamıştı. O yıllarda kuzey Arizona’da Başkan Roosevelt’in geyik avlamayı çok sevdiği mesa adı verilen bir yüksekte çok güzel ova vardı. Başkan buradaki geyikleri korumak amacıyla tüm yırtıcı türleri öldürtmüştü. Birkaç yılda geyiklerin nüfusu o kadar çok arttı ki, geyikler açlıktan ölmeye başladılar. Bulabildikleri bütün bitkileri yemişlerdi. Bugün bile mesa bu yıkımın etkilerini atlatabilmiş değildir.

İnsanlar genelde tabiata rağmen ilerleyebileceklerini veya arzularımızın tabiatın düzeninden önde geldiğini düşünmektedirler. Tabiat bize bunun böyle olmadığını hatırlatmaya devam etmektedir. 

Thomas Wedel



ORIGINAL VERSION IN ENGLISH


We have seen in my first article the problems inherent in altering the natural ecosystem   and, concurrently, the problems in trying to restore it.

 I will remind you of the definitions of prairie and savanna.  The French were the first Europeans to see the middle part of the North American continent.  When they came out of the forest into this seemingly unlimited grassland, they called it a prairie, which means “a grassy meadow”.  We kept the word.  Prairie grasses are, for the most part, bunch grasses, growing up to two meters in height. There are about 300 different flower species growing with the grasses, blooming in turn from early spring to killing frost.  A savanna is a scattered grouping of trees in the prairie, usually oak, that have a separate set of plants that grow only in the open shade.
Our farm is 398 acres (161 hectares) in size.  It consists of grasslands, savanna, wetlands, and forest.  The only environment we do not have is a body of open water. 

When we bought it in 1972, it had been farmed and grazed since 1855.  The normal crop rotation in dairy country is three years of corn (which is very hard on the soil), then a simultaneous planting of oats and alfalfa.  The oats provide a cover crop for the alfalfa as it gains strength. Then the oats are harvested, and sometimes the alfalfa is strong enough for a cutting at the end of the season.  The alfalfa adds nitrogen to the soil, replenishing that which was depleted by the corn. It remains for about three years, until it weakens and is plowed under and again corn is planted.
As you can see, this is very intensive agriculture.  Often, the chemical atrazine is sprayed on the corn fields.  Atrazine kills weeds and grasses, but not corn.  It has been banned in many places, as it can build up in the ground water and contaminate wells.

In the 1800’s, the government of the United States, in order to lure people from the well-settled east, set up a program that would give land to people (called a claim) who would come to the unpopulated lands toward the west and set up farms.  All they had to do was prove that they had built a cabin and cleared and farmed the land within a certain amount of time. My ancestors on both my mother and father’s side have done this on the prairie in the states of Kansas and Oklahoma.  This program is still in effect today, but Alaska is the only place left that a person can do it.
When the first settlers arrived from the eastern part of the country in the early 1800’s, they did not know what to think of a land without forest.  At first, they thought that the land must not be very fertile, since there were no trees growing there.  Then they found that the soils were actually deep and rich, but hard to put under cultivation.  Along the waterways there were, in fact, large trees, giving way to smaller ones as you approached the open prairie.  They solved this problem by girdling the smaller trees (to girdle a tree is to cut it all the way around, through the bark and inner layer of the tree, to deny it nutrients from the roots.  Then it will die without sprouting from the base) and then plowing around them for their first crops.  They would also use the smaller trees to build log cabins to live in. When we speak of large trees, we mean trees up to a meter or more across.

They did not plow the prairie, as their plows would not cut through the thick mat of intertwined roots that the grasses and flowers had constructed.  It was not until John Deere invented the steel moldboard plow in 1855 that it was possible.  Then the destruction of the pristine prairie proceeded rapidly.
As the settlers were uninterested in what was already growing where they would like to plant corn, no one thought to make a note of the plant communities they were destroying.  Life was hard enough as it was.  There are records of people coming to the prairie and living their first winter in lean-to shelters, even though there were deep snows.  A lean-to is a structure with a slanted roof all the way to the ground, with two sides covered and the other, high side, open to the air and weather. It is enough to keep the rain and some snow off you.  A very fortunate person would live in a log cabin of a size to hold an ordinary car, but there would not be packing between the logs to hold out the wind. 


The animals they would see would be rabbits, squirrels, deer, bear, cougars, wolves, foxes, and bison (though most of them were farther west), and many, many birds.

If you did not live in a town settlement, you may not see another human being come by your claim for months at a time.  It was a lonely existence, a price many were willing to pay to have land of their own.

Jump now one hundred years to the middle of the 20th century. 

The idea and science of ecology is beginning to take hold.  Some scientists and lay people start to wonder what was here before Europeans arrived.  During this time, more land that had not been cultivated is being brought under the plow.  The small remnant prairie plots that do remain begin to elicit curiosity and even awe at their beauty.  This recognition led to an understanding of why so many animal and bird species were declining. Along with the loss of the native environment, habitat was lost. Their homes had been destroyed.
Habitat for the native fauna is everything.  If the original animals, birds and insects have no place they want to live, they either die out because they cannot reproduce, or they move.  Some species are not very particular and therefore do well with a disturbed environment.  Others are very fussy.  These are the ones we end up losing.

 Early writings talk of the sky being dark with birds flying overhead.  One in particular, the Passenger Pigeon, was reported in the millions.  With a seemingly unlimited supply of wild game, the hunting of it was big business.  There are lists of thousands of birds- swans, geese, ducks, turkeys, grouse and, of course, the passenger pigeon, being shipped to Chicago and other places to grace the dining tables. The passenger pigeon is now extinct, the sighting of a swan is remarkable, grouse and other game birds are now somewhat protected.  The wild turkey was exterminated from Wisconsin, where our farm is located, in the late 1800’s.
Uncontrolled hunting, of course, was responsible for the loss of the larger predator animals- the bear, wolf and cougar.  People were afraid of them, and also were concerned for their livestock.  Loss of habitat and hunting were responsible for the decline and sometimes disappearance of small mammals and birds.  One remarkable outcome of the lack of predator animals is the great number of deer now present, many more than before. The resulting lack of ecological balance between predator and prey has been shown to be destructive to the environment.


As an example, in the early 1900’s, our president at that time, Teddy Roosevelt, was an ardent hunter and, really, our first conservationist. He was responsible for our first national park.  But he did not understand the idea of balance.  There was a lovely table land, a mesa, in northern Arizona where he had been hunting deer. He wanted to protect them, so he had all the predator species on the mesa killed.  In a few years, the deer population had grown so much they were starving.  They had eaten all available plants.  Even today, the mesa has not recovered from this destruction.


Humans often think that they can improve on nature, or that the natural order of things
does not need to get in the way of our desires.  Nature, in turn, keeps reminding us that this is not so.


15 Oca 2014

KARATAVUĞUN ŞARKISI

Her gördüğümde beni bambaşka hayallere götürürdü bizim tarla. Fazlaca “temizlenmiş” ve her yeri ekip biçmeye açılmış bir toprak parçası değildi. Doğa kenarlarında, yollarında ve hatta orta yerinde bile kendisine yer bulabiliyordu. Çocukluğumun geniş, biraz yabani, biraz da korkutucu bir imgesiydi.
Uzaklardan da seçilebilen yüksek karaağaçların tepeleri, yaz mevsiminin en durgun günlerinde bile rüzgârı bulurdu. Karaağaçların dipleri ise ayrı bir dünyaydı. Sık böğürtlenler ve kamışlar ile kaplı olduğundan girilemeyen bu yoğun ve koyu yeşil bölge yaban hayvanları için bir cennetti adeta.
Karatavukların şarkısını hiç dinlediniz mi? Sizi gördükleri an telaşla çıkardıkları “gok gok gok” ve sonunda da kaçarken çıkardıkları ciyak sesleri değil… Telaşsız, keyifle öttükleri zaman, bazen de bülbülleri taklit ederek tutturdukları doğa türkülerini kastediyorum. Eğer etraftaysanız bu şarkıyı söyleyen kuşun karatavuk olduğunu asla anlayamazsınız. İçinizi güzel hislerle dolduran mutlu bir şarkıdır, karatavuğun şarkısı.
Ardıç kuşlarının birbirlerini çağırışını hiç duydunuz mu? Göğsünde tertemiz beyaz tüyleri ve üzerindeki çilleriyle doğanın en yakışıklı kuşlarından birisidir ardıçlar… Birbirlerini çağırırken de çok güzel sesler çıkarırlar.
Bülbüller de her şey ve herkes susunca doğanın dili olur. Bülbül bir yerde çevrenin temizliğinin, doğanın çeşitliliğinin; velhasıl herşeyin yolunda olduğunun göstergesidir bir bakıma. Bülbül ötüyorsa her şey daha bitmemiş, ümit var demektir. Bülbül kalmamışsa bir şeyler yanlış gidiyor demektir.
Tarlanın orta yerinde bir şekerpare ağacı vardı. Şekerpare ağacının tarlanın tam ortasında duruyor olması ziraat kurallarına aykırıydı. Traktörler etrafından dolanmak zorundaydı. Gölgesi mahsul verimini azaltıyordu. Öte yandan, meyvelerini talan eden kuşlar, karıncalar, böcekler, arılar, sinekler ve gölgesinde oturup anne babasını bekleyen çocuklar öyle düşünmüyordu. Doğa açısından o şekerpare ağacı tam da olması gerektiği yerdeydi.
En önce giden de şekerpare ağacı oldu. Traktörün baskısına daha fazla dayanamayan ağaç bir sonbahar günü toprağa, kuşlara, böceklere, karıncalara ve hayata veda etti. Onunla beraber bir kısım doğa parçası da öldü.
Ardından olan tarlanın kenarındaki karaağaçlara oldu. Yol genişlemesinden payını alan bu yıllanmış ağaçların kesilmesiyle beraber diplerinde yer alan o yabani çalılık alan da hayata gözlerini yumdu. Artık yerini mısır ekimine bırakan bu alanda ne karatavuklara, ne ardıç kuşlarına, ne de bülbüllere yaşam alanı yoktu.
Onlar da bu toprak parçasını terk ederek bir daha geri dönmemecesine gittiler. Artık ne kadar sessiz olursanız olun, ne bir şarkı duyacaksınız karatavuktan; ne de bir bülbül şakıması. Tarlada mısırlar, koca bir sessizlik ve insanın kendisiyle pişmanlık dolu yalnızlığı.
-o-
Bugün bir yazı okudum. Kotalı avcılıkta “avcının arkadaşının kota almaması durumunda arkadaşının avlanamamasının zulüm olduğu; keklik kotası olması durumunda domuz avlayamaması durumunun ise avcı üzerinde baskı, işkence ve zulüm olduğu” konusu işleniyordu. Uzun yazıda “AVBİS’in avcıyı doğaya çıkarmamak üzere” planlandığı ve “misafirleriyle, dostlarıyla ava gidememekten yakınan yazarın bunu dayatma, özgürlüğe baskı” olarak nitelemesi gözüme çarpan hususlardı.
Av yöneticileri elbette, avcılığın geleneksel yönünü, sosyal yanlarını, avcıların haftada kaç gün ava gideceklerine olan ihtiyaçlarını dikkate almalıdırlar.
Buna karşın, şahsi kanaatimce, av yöneticilerinin asıl ödevi, yasal görevi önümüzdeki nesillere hala avlanılabilecek durumda bir yaban hayatı durumu bırakmamızı sağlamaktır.
Bunun için bilimsel, ülkemiz şartlarına uygun, öncelikle avcıyı değil yaban hayvanını düşünen bir sitem kurmaları gerekmektedir. Bu devletin; yani Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün bir numaralı görevidir. Asıl önemli olan bizim haftalık “dostlarımızla avlağa gidip hayvan vurma ihtiyacımız” değildir. Olmamalıdır. Ülkemizin asıl ihtiyacı işleyen, sorumlu, ciddi, denetlenebilen bir avcılık sistemidir.
Asıl önemli olan devlet başta olmak üzere, avcılar da dahil; sivil toplum da dahil, çiftçiler de dahil, hepimizin el birliğiyle ülkemizin yaban seslerinin kısılmasının önüne geçmemiz gereğidir.
Asıl önemli olan karatavuk şarkılarını bu toprağa geri getirmektir. Asıl ihtiyacımız çocuklarımızı bu topraklarda sülün avlar hale getirmektir.
Bunu yapabildiğimiz ölçüde başarılı olacağız. Bunu yapamadığımız sürece haftanın her günü de ava gitseniz, değil dostlarınızla, mahalleli ile birlikte ava gitseniz bu toprağın istikbali için sorumluluktan kurtulmuş olmayacaksınız.
 
Mehmet Ekizoğlu
 -o-
Tüm doğaseverlere önemli not:
ABD’de doğa koruma hareketinin öncüsü, avcı-korumacı Aldo Leopold’ün ünlü eseri “A Sand County Almanac” değerli hocamız Sayın Ufuk Özdağ tarafından Türkçeye çevrildi. Son derece akıcı bir Türkçe ile Hacettepe Üniversitesi yayınlarından çıkan “Bir Kum Yöresi Almanağı” adlı kitabı hepinize hararetle öneriyorum.

19 Ağu 2013

"DAĞ GİBİ DÜŞÜNMEK"


Bir Aldo Leopold Denemesi

Aldo Leopold, günümüzde kullandığımız anlamda çevreciliğin ve korumacılık fikrinin babasıdır diyebiliriz sanırım. Kendisi aynı zamanda ABD’de yaban hayatı yönetimi disiplininin babası kabul edilmektedir. 1948 yılında dünyamıza veda eden Leopold, bugün çevreci yazının ilk eserlerinden kabul edilen ve korumacı düşüncenin felsefesini oluşturan “A Sand County Almanac” kitabının yazarıdır.

Bu yazımda, Leopold’ün bu kitabının “Dağ Gibi Düşünmek[1] adlı bölümünde anlattığı konuları işlemek istiyorum. Leopold’ün mirasını ise başka bir yazımızda konu edelim.

Aldo Leopold, bu yazısında o dönemlerde pek yaygın olmayan bir düşünce olan doğanın dengesini felsefi açıdan anlatmaya çalışmakla başlar. Dünyanın içerisindeki karşıtlıkları ve uyumsuz görünen unsurların aslında bir uyum içinde yaşadıklarını ortaya koyar ve bunu “yalnızca dağ, bir kurdun ulumasını tarafsızca dinleyebilecek kadar uzun yaşamıştır” şeklinde ifade eder. Yazar bunu bir kurdun ölümüne tanık olduğu anı anlatarak derinleştirir.

Leopold, 22 yaşında genç bir biyoloji mezunudur ve  arkadaşlarıyla ava çıkmıştır. Yüksek bir kayanın üzerinde öğle yemeklerini yemektedirler. O sırada aşağıda kendilerine doğru gelen, önce geyik sandıkları şeyin kurt olduğunu görürler. Dişi kurdun arkasında da altı tane yetişkin genç vardır. O zamanlar kimse bir kurt görünce öldürmeden geçmemektedir. Leopold ve arkadaşları hemen silahlarına davranarak kurt grubuna ateş etmeye başlar. İlk başta tepeden aşağıya isabetli atış yapmada biraz zorlansalar da tüfekleri boşaldığında dişi kurt yerde yatmaktadır. Genç kurtlardan birisi de yaralı bacağını kayalıklara doğru sürüklemektedir. Dişi kurt ölmeden yanına vardıklarında, Aldo Leopold kurdun gözlerindeki “yeşil ateşin sönmekte” olduğunu izler. Bu Leopold’ün daha önce görmediği, ancak dağın ve kurdun bildiği bir şeydir. Leopold itiraf eder; “O zamanlar gençtik ve tetik parmağımız sürekli kaşınıyordu. Daha az kurt demek daha fazla geyik demek diye düşünüyordum. Hiç kurt olmaması ise avcıların cenneti olmalıydı. Ancak kurdun gözündeki yeşil ateşin ölümünü  gördüğümde anladım ki, böyle bir fikri ne kurt, ne de dağ paylaşmıyordu”.

O tarihten sonra da devlet, Wisconsin Eyaletindeki kurtları kökünü kazımıştır. Aldo Leopold ise önce geyik sürülerinin artışını, daha sonra geyiklerin bütün dağlardaki ağaçları ve çalıları yok edişini ve daha sonra da açlıktan ve hastalıktan bütün sürülerin geride kemikler bırakarak mahvoluşunu görecek kadar yaşamıştır. “Geyik sürüsü nasıl kurtların korkusuyla yaşıyorsa, dağ da kendi geyiklerinin korkusuyla yaşamaktadır. Belki de kurtlar tarafından öldürülüp yenilen bir geyik iki ya da üç yılda yerine gelse de, geyik sayısının fazlalığı nedeniyle bozulan bir yaşam alanının eski halini alması on yıllar sürmektedir.”

Leopold bu yazısında dağın yani doğanın, bitki örtüsü, yırtıcıları ve diğer faunasıyla birlikte bir bütün olduğu mesajını vermektedir. Okuyucudan istediği de, ister avcı, ister yönetici, ister politikacı ve ister çiftçi olsun, dağ gibi düşünmesidir.

Geyik sayısını artırmak için kurtların yok edilmesi, geyik sayısını gerçekten de artırmıştır. Ancak aynı zamanda çoğalan geyikler yaşam alanlarındaki bitkileri tamamen bitirerek erozyonun artmasına ve ekosistemin bozulmasına yol açmışlardır. Yiyecek bulamayan ve sürüdeki hastalıklı bireyleri elenmeyen sürü sonunda yok olma ile karşı karşıya kalmıştır. Sonuçta hem ekosistem bozulmuş, hem de elde edilmek istenen sonuç elde edilememiştir. Leopold’ün “Dağ Gibi Düşünmek” yazısı, kısa olmasına karşın, yaban hayatı yönetimi düşünce sistemini çok derinden etkilemiştir. Önceleri yalnızca insan ihtiyaçları doğrultusunda daha etkin kullanım ilkesi ile yönetilen doğal kaynakların aslında insan da dahil bütün bir yaşam sistemi olarak anlaşılması akımı yani bildiğimiz çevrecilik hareketi doğmuştur. Doğaya her şeyiyle insan için yaratılmış bir sebze bahçesi olarak bakan eski anlayış terk edilmiştir. Her bilimsel gelişmenin temelinde olduğu gibi, ekolojik hareketin de temelinde bu düşünce değişikliği yatmaktadır.

Günümüzde ekolojistler ve yaban hayatı biyolojisi uzmanları daha karmaşık ve kompleks analiz sistemleri kullanmaktadırlar. Bir çok modern yönetim sistemi karmaşık bilgisayar modelleri ile çalışmaktadır ve makro düzeyde atmosfer ve bütün organizmaların da dahil olduğu bir denge düşüncesi ön planda tutulmaktadır.

Bugün neredeyse tüm insan faaliyetlerini etkileyen ve ileride de daha fazla belirleyici olacağı düşünülen ekoloji ve çevre düşüncesinin temelinde, Aldo Leopold gibi, Thoreau gibi düşünürlerin katkısı ve liderliği yattığı kabul edilir. Leopold’ün kitabının başka bir bölümünün başlığı olan “Land Ethic” yani doğa ahlakı, yine kendi tanımıyla; “insan ile doğa arasındaki uyum durumudur”.

Aldo Leopold’ün, “Dağ Gibi Düşünmek” yazısının sonunda dediği gibi;

Belki de dağların çok uzun zamandan bu yana bildiği ama insanın çok az anlayabildiği, kurdun ulumasında saklı anlam budur.”

Mehmet Ekizoğlu


[1] Leopold, Aldo.  A Sound County Almanac: And Sketches Here and There. Oxford University Press: New York,  1949. 

2 Nis 2013

Otizm; yaşamın farklı bir penceresi…


Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.
Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.
2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılmasıhedefleniyor.
Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.
Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.
Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.
Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdanbahsedebiliriz.
Otizmin kapısını açmak için ilk önemli adım, erken teşhis. Otizm, yaklaşık bir yaş civarında ilk belirtilerini gösteriyor. Annenin sesi ve gülümsemesi gibi sosyal uyaranlara bebeğin tepkisiz kalması veya tepkilerinde yavaşlık olması, göz teması kurmada zorluklar, motor gelişmede ve taklit becerilerinde gecikme, uyku ve yemek düzeninde sorunlar ilk belirtiler arasında sayılabilir. Çok yaygın bir yanlış kanı, özellikle erkek çocukların geç konuştuğu veya anne/babası geç konuşan çocukların da geç konuşacağı düşüncesi… Ve erken teşhis, otizmli çocuğun gerekli eğitim ve tedavileri alarak hayata katılması için ilk önemli adım.


Eğer çocuğunuz;
Ø  Sizinle ve başkalarıyla göz kontağı kurmuyorsa,
Ø  İsmi söylendiğinde veya çağrıldığında dönüp bakmıyorsa, söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
Ø  Konuşmada yaşıtlarının gerisinde kalmışsa, başkaları ile söyleşiyi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğu varsa, basmakalıp, yineleyici (ekolali) ya da özel bir dil kullanarak garip konuşuyorsa veya konuşması hiç gelişmemişse,
Ø  Gözleri sık sık bir şeye takılıp kalıyorsa,
Ø  Anlamsız gülme veya ağlama krizleri varsa,
Ø  Parmağıyla istediği şeyi işaret ederek göstermiyorsa,
Ø  Oyuncaklara amacına uygun oynamayı beceremiyorsa, yaşıtlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
Ø  Ellerini kanat gibi çırpma, parmak uçlarında yürüme, kendi çevresinde veya eşyalar etrafında dönme, sallanma, çırpınma şeklinde garip ve yineleyici hareketleri (stereotipi) varsa,
Ø  Bir şarkının bir bölümünü tekrar tekrar söylemek, dolapların kapaklarını sürekli olarak açıp kapatmak, ayak parmaklarının ucunda odanın bir ucundan öbür ucuna koşturmak, bazı eşyaları döndürmek veya sürekli sıraya dizmek gibi çeşitli ilgi ve davranış takıntıları varsa,
Ø  Günlük yaşamındaki düzen ve program değişimlere aşırı tepkiler veriyor ve uyum sağlayamıyorsa,
Ø  Kendisine ve çevresine yönelik zarar verici davranışlara sahipse,
vakit kaybetmeden teşhis için uzmanlara başvurmak gerekiyor.
Otizmin tedavisi var mı? Otizm, beş bilinmeyenli bir denklem gibi: Nedenleri tam olarak saptanamadığı gibi tek bir kesin tedavisi de günümüzde “henüz” mevcut değil! Otizm, toplumsal fark, ırk, dil, din gözetmiyor, çocuk yetiştirme biçiminizle veya sosyo-ekonomik koşullarınızla da ilgilenmiyor. Genetik faktörlerin yanı sıra, çevresel koşulların – yanlış beslenme, çevre kirliliği, kimyasal maddeler, yanlış ilaç kullanımı, ağır metaller, aşılarda bulunan bazı koruyucu maddeler vb.- otizmi tetiklediği düşünülüyor.
Otizmde biyolojik tedaviler ile ilgili çalışmalar devam ederken, bugün için kabul edilen en önemli tedavi aracı, erken yaşta verilmeye başlanan yoğun bireysel özel eğitim. Doğal gelişim gösteren her çocuğun kendiliğinden öğrendiği her şeyi, otizmli bir çocuğa özel eğitim yardımı ile öğretmek zorundasınız. Bu durum bazen iğneyle kuyu kazmaya benzese bile, her otizmli çocuk kendine göre bir öğrenme biçimine sahip. Önemli olan, kapıyı açacak doğru anahtarı bulmak.
Bilimsel olarak erken yaştaki çocuk için kanıtlanmış yoğun eğitim süresi haftada bireysel ve grup eğitimi olarak 40 saat. Oysa ülkemizde sosyal güvenlik kapsamında “otizm özel eğitim raporlu” çocuklar içinaylık 6- 12 saat olan özel eğitim süreci, dünya genelinin oldukça gerisinde kalıyor.
Otizmli çocukların mutlaka eğitim sistemi içinde yer almaları gerekiyor. Çünkü eğitim, otizmli birey için her şeyden önce “tedavi” anlamına geliyor. Otizmi diğer engel gruplarından ayıran en önemli fark; erken tanı ve erken bireysel/kaynaştırma eğitimiyle otizmli çocukların sorunlarının büyük bir kısmını aşmaları.
*
Oysa yaşamın gerçeği hiç de böyle söylemiyor size! Oğlum Nazım Özgün ile okul öncesi eğitim, ilkokul ve ortaokul süreçlerinde yaşadıklarımız, ayrımcılık hikayelerinden ibaret.  Otizmli/Aspergerli çocuk, genellikle bilgi eksikliğinden kaynaklanan dirençleri nedeniyle, okul yönetimleri, öğretmenler ve diğer veliler tarafından okulda “istenmeyen çocuk” ilan ediliyor. Kaynaştırma raporlarına rağmen, okul idareleri otizmli kaynaştırma öğrencisinin kaydını almak istemiyorlar. Okul yaşamı esnasında yaşanan sorunların büyük bir kısmını hoşgörü, anlayış ve bilgi yetersizliğinin giderilmesi ile çözebiliriz, yeter ki toplum tarafından yaşamın her anında bizlere dayatılan en büyük “engel” olan ayrımcılığı yok edelim!
Otizmin oldukça karmaşık yapısı, otizmli bireyle birlikte ailesi başta olmak üzere yakın çevresindeki herkesi hayatın tüm evrelerinde etkiliyor. Otizmli bir çocuğun ilerlemesinde en büyük sorumluluk ailelerde, en ağır yük de annelerin omzunda! Otizmden etkilenen bireyin ve ailesinin her şeyden önce yalnız ve ötelenmiş bir hayata mahkum edilmemesi için, özellikle doğal gelişim gösteren çocuk ebeveynlerinin toplumsal yaşamı bizimle paylaşmayı öğrenmeleri gerekiyor.
Oğluşum, benim uğur Böcüğüm, aldığım her nefesin anlamı, yaşam öğretmenim! O’nunla birlikte otizmle mücadele ederken, mutluluğun tek bir bakış veya tek bir kelimeden ibaret olduğunu görme fırsatım oldu. Seslenince dönüp bakması, ağzından tek bir kelime çıkması, ağlayıp öfke krizleri geçirmeden bir tam gün geçirmesi, benimle gezmeye, markete, restorana, sinemaya gidebilmesi, kendini hayatın gündelik akışında veya okul hayatı içinde idare edebildiğini görmek için… yıllarca sabırla bekledim. 
Biz ikimiz,  çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğluşumun annesi olmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok!
Son 8 yılda ailemiz haline gelen otizm topluluğunun içindeki her otizmli çocuk benim de çocuğum, otizmli anne-babalar ise yoldaşım. Onlardan sadece biri olarak diyorum ki, gündelik hayatın içinde karşılaştığınız ağlayan bir çocuğu yargılayıp, annesine laf etmeden önce bir an düşünün. Çocuğunuzun sınıfında otizmli bir çocuğun da olmasının, farklılıkları yaşayarak öğrenecek kendi çocuğunuza da faydası olacağını lütfen unutmayın.
Her yıl Nisan ayı, Türkiye’de otizm adına yeni umutlar, yeni adımlar demek…
Eğer siz de “Otizmin farkındayım, ama fark etmek yetmez, yaşamı paylaşmak gerek!” diyorsanız,  otizmli çocukların ve anne-babalarının seslerine kulak verin, sesimize ses katın, otizmin bilinirliği ve sorunların çözümü için gönüllü destek verin ki, çocuklarımız hep beraber büyüsün !  
Çünkü her çocuk farklılıkları ile yaşamda yer almayı hak eder!
Nisan Dünya Otizm Farkındalık Ayı’nda yaşamı paylaşan herkese yürek dolusu selam olsun!

M. İrem Afşin
Nazım Özgün’ün Annesi
Gönüllü Otizm Aktivisti

OTİZMİ FARK ET, YAŞAMI PAYLAŞ!
Gönüllü Otizm Kampanyası - Felsebiyat Dergisi & M.İrem Afşin 
"Otizmi fark et, fark ettir! Farkında olman yetmez, yaşamı paylaş! Yaşamı paylaşmak, sorunları paylaşmaktır. Ayrımcılık yapma, otizmliye engel yaratma!"
Kampanya Viral Film