15 Oca 2014

KARATAVUĞUN ŞARKISI

Her gördüğümde beni bambaşka hayallere götürürdü bizim tarla. Fazlaca “temizlenmiş” ve her yeri ekip biçmeye açılmış bir toprak parçası değildi. Doğa kenarlarında, yollarında ve hatta orta yerinde bile kendisine yer bulabiliyordu. Çocukluğumun geniş, biraz yabani, biraz da korkutucu bir imgesiydi.
Uzaklardan da seçilebilen yüksek karaağaçların tepeleri, yaz mevsiminin en durgun günlerinde bile rüzgârı bulurdu. Karaağaçların dipleri ise ayrı bir dünyaydı. Sık böğürtlenler ve kamışlar ile kaplı olduğundan girilemeyen bu yoğun ve koyu yeşil bölge yaban hayvanları için bir cennetti adeta.
Karatavukların şarkısını hiç dinlediniz mi? Sizi gördükleri an telaşla çıkardıkları “gok gok gok” ve sonunda da kaçarken çıkardıkları ciyak sesleri değil… Telaşsız, keyifle öttükleri zaman, bazen de bülbülleri taklit ederek tutturdukları doğa türkülerini kastediyorum. Eğer etraftaysanız bu şarkıyı söyleyen kuşun karatavuk olduğunu asla anlayamazsınız. İçinizi güzel hislerle dolduran mutlu bir şarkıdır, karatavuğun şarkısı.
Ardıç kuşlarının birbirlerini çağırışını hiç duydunuz mu? Göğsünde tertemiz beyaz tüyleri ve üzerindeki çilleriyle doğanın en yakışıklı kuşlarından birisidir ardıçlar… Birbirlerini çağırırken de çok güzel sesler çıkarırlar.
Bülbüller de her şey ve herkes susunca doğanın dili olur. Bülbül bir yerde çevrenin temizliğinin, doğanın çeşitliliğinin; velhasıl herşeyin yolunda olduğunun göstergesidir bir bakıma. Bülbül ötüyorsa her şey daha bitmemiş, ümit var demektir. Bülbül kalmamışsa bir şeyler yanlış gidiyor demektir.
Tarlanın orta yerinde bir şekerpare ağacı vardı. Şekerpare ağacının tarlanın tam ortasında duruyor olması ziraat kurallarına aykırıydı. Traktörler etrafından dolanmak zorundaydı. Gölgesi mahsul verimini azaltıyordu. Öte yandan, meyvelerini talan eden kuşlar, karıncalar, böcekler, arılar, sinekler ve gölgesinde oturup anne babasını bekleyen çocuklar öyle düşünmüyordu. Doğa açısından o şekerpare ağacı tam da olması gerektiği yerdeydi.
En önce giden de şekerpare ağacı oldu. Traktörün baskısına daha fazla dayanamayan ağaç bir sonbahar günü toprağa, kuşlara, böceklere, karıncalara ve hayata veda etti. Onunla beraber bir kısım doğa parçası da öldü.
Ardından olan tarlanın kenarındaki karaağaçlara oldu. Yol genişlemesinden payını alan bu yıllanmış ağaçların kesilmesiyle beraber diplerinde yer alan o yabani çalılık alan da hayata gözlerini yumdu. Artık yerini mısır ekimine bırakan bu alanda ne karatavuklara, ne ardıç kuşlarına, ne de bülbüllere yaşam alanı yoktu.
Onlar da bu toprak parçasını terk ederek bir daha geri dönmemecesine gittiler. Artık ne kadar sessiz olursanız olun, ne bir şarkı duyacaksınız karatavuktan; ne de bir bülbül şakıması. Tarlada mısırlar, koca bir sessizlik ve insanın kendisiyle pişmanlık dolu yalnızlığı.
-o-
Bugün bir yazı okudum. Kotalı avcılıkta “avcının arkadaşının kota almaması durumunda arkadaşının avlanamamasının zulüm olduğu; keklik kotası olması durumunda domuz avlayamaması durumunun ise avcı üzerinde baskı, işkence ve zulüm olduğu” konusu işleniyordu. Uzun yazıda “AVBİS’in avcıyı doğaya çıkarmamak üzere” planlandığı ve “misafirleriyle, dostlarıyla ava gidememekten yakınan yazarın bunu dayatma, özgürlüğe baskı” olarak nitelemesi gözüme çarpan hususlardı.
Av yöneticileri elbette, avcılığın geleneksel yönünü, sosyal yanlarını, avcıların haftada kaç gün ava gideceklerine olan ihtiyaçlarını dikkate almalıdırlar.
Buna karşın, şahsi kanaatimce, av yöneticilerinin asıl ödevi, yasal görevi önümüzdeki nesillere hala avlanılabilecek durumda bir yaban hayatı durumu bırakmamızı sağlamaktır.
Bunun için bilimsel, ülkemiz şartlarına uygun, öncelikle avcıyı değil yaban hayvanını düşünen bir sitem kurmaları gerekmektedir. Bu devletin; yani Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün bir numaralı görevidir. Asıl önemli olan bizim haftalık “dostlarımızla avlağa gidip hayvan vurma ihtiyacımız” değildir. Olmamalıdır. Ülkemizin asıl ihtiyacı işleyen, sorumlu, ciddi, denetlenebilen bir avcılık sistemidir.
Asıl önemli olan devlet başta olmak üzere, avcılar da dahil; sivil toplum da dahil, çiftçiler de dahil, hepimizin el birliğiyle ülkemizin yaban seslerinin kısılmasının önüne geçmemiz gereğidir.
Asıl önemli olan karatavuk şarkılarını bu toprağa geri getirmektir. Asıl ihtiyacımız çocuklarımızı bu topraklarda sülün avlar hale getirmektir.
Bunu yapabildiğimiz ölçüde başarılı olacağız. Bunu yapamadığımız sürece haftanın her günü de ava gitseniz, değil dostlarınızla, mahalleli ile birlikte ava gitseniz bu toprağın istikbali için sorumluluktan kurtulmuş olmayacaksınız.
 
Mehmet Ekizoğlu
 -o-
Tüm doğaseverlere önemli not:
ABD’de doğa koruma hareketinin öncüsü, avcı-korumacı Aldo Leopold’ün ünlü eseri “A Sand County Almanac” değerli hocamız Sayın Ufuk Özdağ tarafından Türkçeye çevrildi. Son derece akıcı bir Türkçe ile Hacettepe Üniversitesi yayınlarından çıkan “Bir Kum Yöresi Almanağı” adlı kitabı hepinize hararetle öneriyorum.

19 Ağu 2013

"DAĞ GİBİ DÜŞÜNMEK"


Bir Aldo Leopold Denemesi

Aldo Leopold, günümüzde kullandığımız anlamda çevreciliğin ve korumacılık fikrinin babasıdır diyebiliriz sanırım. Kendisi aynı zamanda ABD’de yaban hayatı yönetimi disiplininin babası kabul edilmektedir. 1948 yılında dünyamıza veda eden Leopold, bugün çevreci yazının ilk eserlerinden kabul edilen ve korumacı düşüncenin felsefesini oluşturan “A Sand County Almanac” kitabının yazarıdır.

Bu yazımda, Leopold’ün bu kitabının “Dağ Gibi Düşünmek[1] adlı bölümünde anlattığı konuları işlemek istiyorum. Leopold’ün mirasını ise başka bir yazımızda konu edelim.

Aldo Leopold, bu yazısında o dönemlerde pek yaygın olmayan bir düşünce olan doğanın dengesini felsefi açıdan anlatmaya çalışmakla başlar. Dünyanın içerisindeki karşıtlıkları ve uyumsuz görünen unsurların aslında bir uyum içinde yaşadıklarını ortaya koyar ve bunu “yalnızca dağ, bir kurdun ulumasını tarafsızca dinleyebilecek kadar uzun yaşamıştır” şeklinde ifade eder. Yazar bunu bir kurdun ölümüne tanık olduğu anı anlatarak derinleştirir.

Leopold, 22 yaşında genç bir biyoloji mezunudur ve  arkadaşlarıyla ava çıkmıştır. Yüksek bir kayanın üzerinde öğle yemeklerini yemektedirler. O sırada aşağıda kendilerine doğru gelen, önce geyik sandıkları şeyin kurt olduğunu görürler. Dişi kurdun arkasında da altı tane yetişkin genç vardır. O zamanlar kimse bir kurt görünce öldürmeden geçmemektedir. Leopold ve arkadaşları hemen silahlarına davranarak kurt grubuna ateş etmeye başlar. İlk başta tepeden aşağıya isabetli atış yapmada biraz zorlansalar da tüfekleri boşaldığında dişi kurt yerde yatmaktadır. Genç kurtlardan birisi de yaralı bacağını kayalıklara doğru sürüklemektedir. Dişi kurt ölmeden yanına vardıklarında, Aldo Leopold kurdun gözlerindeki “yeşil ateşin sönmekte” olduğunu izler. Bu Leopold’ün daha önce görmediği, ancak dağın ve kurdun bildiği bir şeydir. Leopold itiraf eder; “O zamanlar gençtik ve tetik parmağımız sürekli kaşınıyordu. Daha az kurt demek daha fazla geyik demek diye düşünüyordum. Hiç kurt olmaması ise avcıların cenneti olmalıydı. Ancak kurdun gözündeki yeşil ateşin ölümünü  gördüğümde anladım ki, böyle bir fikri ne kurt, ne de dağ paylaşmıyordu”.

O tarihten sonra da devlet, Wisconsin Eyaletindeki kurtları kökünü kazımıştır. Aldo Leopold ise önce geyik sürülerinin artışını, daha sonra geyiklerin bütün dağlardaki ağaçları ve çalıları yok edişini ve daha sonra da açlıktan ve hastalıktan bütün sürülerin geride kemikler bırakarak mahvoluşunu görecek kadar yaşamıştır. “Geyik sürüsü nasıl kurtların korkusuyla yaşıyorsa, dağ da kendi geyiklerinin korkusuyla yaşamaktadır. Belki de kurtlar tarafından öldürülüp yenilen bir geyik iki ya da üç yılda yerine gelse de, geyik sayısının fazlalığı nedeniyle bozulan bir yaşam alanının eski halini alması on yıllar sürmektedir.”

Leopold bu yazısında dağın yani doğanın, bitki örtüsü, yırtıcıları ve diğer faunasıyla birlikte bir bütün olduğu mesajını vermektedir. Okuyucudan istediği de, ister avcı, ister yönetici, ister politikacı ve ister çiftçi olsun, dağ gibi düşünmesidir.

Geyik sayısını artırmak için kurtların yok edilmesi, geyik sayısını gerçekten de artırmıştır. Ancak aynı zamanda çoğalan geyikler yaşam alanlarındaki bitkileri tamamen bitirerek erozyonun artmasına ve ekosistemin bozulmasına yol açmışlardır. Yiyecek bulamayan ve sürüdeki hastalıklı bireyleri elenmeyen sürü sonunda yok olma ile karşı karşıya kalmıştır. Sonuçta hem ekosistem bozulmuş, hem de elde edilmek istenen sonuç elde edilememiştir. Leopold’ün “Dağ Gibi Düşünmek” yazısı, kısa olmasına karşın, yaban hayatı yönetimi düşünce sistemini çok derinden etkilemiştir. Önceleri yalnızca insan ihtiyaçları doğrultusunda daha etkin kullanım ilkesi ile yönetilen doğal kaynakların aslında insan da dahil bütün bir yaşam sistemi olarak anlaşılması akımı yani bildiğimiz çevrecilik hareketi doğmuştur. Doğaya her şeyiyle insan için yaratılmış bir sebze bahçesi olarak bakan eski anlayış terk edilmiştir. Her bilimsel gelişmenin temelinde olduğu gibi, ekolojik hareketin de temelinde bu düşünce değişikliği yatmaktadır.

Günümüzde ekolojistler ve yaban hayatı biyolojisi uzmanları daha karmaşık ve kompleks analiz sistemleri kullanmaktadırlar. Bir çok modern yönetim sistemi karmaşık bilgisayar modelleri ile çalışmaktadır ve makro düzeyde atmosfer ve bütün organizmaların da dahil olduğu bir denge düşüncesi ön planda tutulmaktadır.

Bugün neredeyse tüm insan faaliyetlerini etkileyen ve ileride de daha fazla belirleyici olacağı düşünülen ekoloji ve çevre düşüncesinin temelinde, Aldo Leopold gibi, Thoreau gibi düşünürlerin katkısı ve liderliği yattığı kabul edilir. Leopold’ün kitabının başka bir bölümünün başlığı olan “Land Ethic” yani doğa ahlakı, yine kendi tanımıyla; “insan ile doğa arasındaki uyum durumudur”.

Aldo Leopold’ün, “Dağ Gibi Düşünmek” yazısının sonunda dediği gibi;

Belki de dağların çok uzun zamandan bu yana bildiği ama insanın çok az anlayabildiği, kurdun ulumasında saklı anlam budur.”

Mehmet Ekizoğlu


[1] Leopold, Aldo.  A Sound County Almanac: And Sketches Here and There. Oxford University Press: New York,  1949. 

2 Nis 2013

Otizm; yaşamın farklı bir penceresi…


Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.
Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.
2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılmasıhedefleniyor.
Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.
Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.
Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.
Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdanbahsedebiliriz.
Otizmin kapısını açmak için ilk önemli adım, erken teşhis. Otizm, yaklaşık bir yaş civarında ilk belirtilerini gösteriyor. Annenin sesi ve gülümsemesi gibi sosyal uyaranlara bebeğin tepkisiz kalması veya tepkilerinde yavaşlık olması, göz teması kurmada zorluklar, motor gelişmede ve taklit becerilerinde gecikme, uyku ve yemek düzeninde sorunlar ilk belirtiler arasında sayılabilir. Çok yaygın bir yanlış kanı, özellikle erkek çocukların geç konuştuğu veya anne/babası geç konuşan çocukların da geç konuşacağı düşüncesi… Ve erken teşhis, otizmli çocuğun gerekli eğitim ve tedavileri alarak hayata katılması için ilk önemli adım.


Eğer çocuğunuz;
Ø  Sizinle ve başkalarıyla göz kontağı kurmuyorsa,
Ø  İsmi söylendiğinde veya çağrıldığında dönüp bakmıyorsa, söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
Ø  Konuşmada yaşıtlarının gerisinde kalmışsa, başkaları ile söyleşiyi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğu varsa, basmakalıp, yineleyici (ekolali) ya da özel bir dil kullanarak garip konuşuyorsa veya konuşması hiç gelişmemişse,
Ø  Gözleri sık sık bir şeye takılıp kalıyorsa,
Ø  Anlamsız gülme veya ağlama krizleri varsa,
Ø  Parmağıyla istediği şeyi işaret ederek göstermiyorsa,
Ø  Oyuncaklara amacına uygun oynamayı beceremiyorsa, yaşıtlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
Ø  Ellerini kanat gibi çırpma, parmak uçlarında yürüme, kendi çevresinde veya eşyalar etrafında dönme, sallanma, çırpınma şeklinde garip ve yineleyici hareketleri (stereotipi) varsa,
Ø  Bir şarkının bir bölümünü tekrar tekrar söylemek, dolapların kapaklarını sürekli olarak açıp kapatmak, ayak parmaklarının ucunda odanın bir ucundan öbür ucuna koşturmak, bazı eşyaları döndürmek veya sürekli sıraya dizmek gibi çeşitli ilgi ve davranış takıntıları varsa,
Ø  Günlük yaşamındaki düzen ve program değişimlere aşırı tepkiler veriyor ve uyum sağlayamıyorsa,
Ø  Kendisine ve çevresine yönelik zarar verici davranışlara sahipse,
vakit kaybetmeden teşhis için uzmanlara başvurmak gerekiyor.
Otizmin tedavisi var mı? Otizm, beş bilinmeyenli bir denklem gibi: Nedenleri tam olarak saptanamadığı gibi tek bir kesin tedavisi de günümüzde “henüz” mevcut değil! Otizm, toplumsal fark, ırk, dil, din gözetmiyor, çocuk yetiştirme biçiminizle veya sosyo-ekonomik koşullarınızla da ilgilenmiyor. Genetik faktörlerin yanı sıra, çevresel koşulların – yanlış beslenme, çevre kirliliği, kimyasal maddeler, yanlış ilaç kullanımı, ağır metaller, aşılarda bulunan bazı koruyucu maddeler vb.- otizmi tetiklediği düşünülüyor.
Otizmde biyolojik tedaviler ile ilgili çalışmalar devam ederken, bugün için kabul edilen en önemli tedavi aracı, erken yaşta verilmeye başlanan yoğun bireysel özel eğitim. Doğal gelişim gösteren her çocuğun kendiliğinden öğrendiği her şeyi, otizmli bir çocuğa özel eğitim yardımı ile öğretmek zorundasınız. Bu durum bazen iğneyle kuyu kazmaya benzese bile, her otizmli çocuk kendine göre bir öğrenme biçimine sahip. Önemli olan, kapıyı açacak doğru anahtarı bulmak.
Bilimsel olarak erken yaştaki çocuk için kanıtlanmış yoğun eğitim süresi haftada bireysel ve grup eğitimi olarak 40 saat. Oysa ülkemizde sosyal güvenlik kapsamında “otizm özel eğitim raporlu” çocuklar içinaylık 6- 12 saat olan özel eğitim süreci, dünya genelinin oldukça gerisinde kalıyor.
Otizmli çocukların mutlaka eğitim sistemi içinde yer almaları gerekiyor. Çünkü eğitim, otizmli birey için her şeyden önce “tedavi” anlamına geliyor. Otizmi diğer engel gruplarından ayıran en önemli fark; erken tanı ve erken bireysel/kaynaştırma eğitimiyle otizmli çocukların sorunlarının büyük bir kısmını aşmaları.
*
Oysa yaşamın gerçeği hiç de böyle söylemiyor size! Oğlum Nazım Özgün ile okul öncesi eğitim, ilkokul ve ortaokul süreçlerinde yaşadıklarımız, ayrımcılık hikayelerinden ibaret.  Otizmli/Aspergerli çocuk, genellikle bilgi eksikliğinden kaynaklanan dirençleri nedeniyle, okul yönetimleri, öğretmenler ve diğer veliler tarafından okulda “istenmeyen çocuk” ilan ediliyor. Kaynaştırma raporlarına rağmen, okul idareleri otizmli kaynaştırma öğrencisinin kaydını almak istemiyorlar. Okul yaşamı esnasında yaşanan sorunların büyük bir kısmını hoşgörü, anlayış ve bilgi yetersizliğinin giderilmesi ile çözebiliriz, yeter ki toplum tarafından yaşamın her anında bizlere dayatılan en büyük “engel” olan ayrımcılığı yok edelim!
Otizmin oldukça karmaşık yapısı, otizmli bireyle birlikte ailesi başta olmak üzere yakın çevresindeki herkesi hayatın tüm evrelerinde etkiliyor. Otizmli bir çocuğun ilerlemesinde en büyük sorumluluk ailelerde, en ağır yük de annelerin omzunda! Otizmden etkilenen bireyin ve ailesinin her şeyden önce yalnız ve ötelenmiş bir hayata mahkum edilmemesi için, özellikle doğal gelişim gösteren çocuk ebeveynlerinin toplumsal yaşamı bizimle paylaşmayı öğrenmeleri gerekiyor.
Oğluşum, benim uğur Böcüğüm, aldığım her nefesin anlamı, yaşam öğretmenim! O’nunla birlikte otizmle mücadele ederken, mutluluğun tek bir bakış veya tek bir kelimeden ibaret olduğunu görme fırsatım oldu. Seslenince dönüp bakması, ağzından tek bir kelime çıkması, ağlayıp öfke krizleri geçirmeden bir tam gün geçirmesi, benimle gezmeye, markete, restorana, sinemaya gidebilmesi, kendini hayatın gündelik akışında veya okul hayatı içinde idare edebildiğini görmek için… yıllarca sabırla bekledim. 
Biz ikimiz,  çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğluşumun annesi olmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok!
Son 8 yılda ailemiz haline gelen otizm topluluğunun içindeki her otizmli çocuk benim de çocuğum, otizmli anne-babalar ise yoldaşım. Onlardan sadece biri olarak diyorum ki, gündelik hayatın içinde karşılaştığınız ağlayan bir çocuğu yargılayıp, annesine laf etmeden önce bir an düşünün. Çocuğunuzun sınıfında otizmli bir çocuğun da olmasının, farklılıkları yaşayarak öğrenecek kendi çocuğunuza da faydası olacağını lütfen unutmayın.
Her yıl Nisan ayı, Türkiye’de otizm adına yeni umutlar, yeni adımlar demek…
Eğer siz de “Otizmin farkındayım, ama fark etmek yetmez, yaşamı paylaşmak gerek!” diyorsanız,  otizmli çocukların ve anne-babalarının seslerine kulak verin, sesimize ses katın, otizmin bilinirliği ve sorunların çözümü için gönüllü destek verin ki, çocuklarımız hep beraber büyüsün !  
Çünkü her çocuk farklılıkları ile yaşamda yer almayı hak eder!
Nisan Dünya Otizm Farkındalık Ayı’nda yaşamı paylaşan herkese yürek dolusu selam olsun!

M. İrem Afşin
Nazım Özgün’ün Annesi
Gönüllü Otizm Aktivisti

OTİZMİ FARK ET, YAŞAMI PAYLAŞ!
Gönüllü Otizm Kampanyası - Felsebiyat Dergisi & M.İrem Afşin 
"Otizmi fark et, fark ettir! Farkında olman yetmez, yaşamı paylaş! Yaşamı paylaşmak, sorunları paylaşmaktır. Ayrımcılık yapma, otizmliye engel yaratma!"
Kampanya Viral Film

4 Oca 2013

ONLARIN YEM DEĞİL; HABİTATA İHTİYACI VAR

Değerli doğa dostları, Kış geldi, yurdumuzun yaklaşık yarısında karlı havalar başladı. Çulluklar çoktan sökün etti. Seterlerin burunları bayram etti. Bıldırcınlar sıcak ovalarda kendilerini otlu tarlalara ve ılık çalılıklara attılar. Ördekler göllerde, sazlıklarda tıkırdamaya başladı.

Keklikler azalıyor mu?

 Keklikler ise malumunuz, yer yer yurdumuzda yaşanan ağır kış şartlarına maruz kalmaktalar. Sebebi, artık günümüzde hayatta kalabilen kınalı ve çil kekliklerin genelde Orta ve Doğu Anadolu’nun zor erişilebilen dağlarında kalmış olması. Buralarda kış şartları çetin geçiyor. Derelerde ve yamaçlarda metrelerce kar birikebiliyor. Haliyle kışın birçok keklik ve tavşan telef oluyor. Ülkemizde kanatlı sayımı, avlak bazında yapılmadığından, kış öncesi kaç keklik vardı, kaçı avlandı, kaçı kış başında sağ idi, kaç tanesi de bahara çıktı bilemiyoruz.

Ülkemizdeki kekliklerde, bölgeden bölgeye ve sezondan sezona yumurtlama oranı, yumurtalardan sağ civciv çıkma oranı ve bunların sağ kalma oranını da bilememekteyiz. Dolayısıyla “ülkemizde keklik popülasyonu avlanma nedeniyle azalmaktadır” veya “keklikler esas ağır geçen kış şartları nedeniyle ölmektedir” gibi kesin yargılarda bulunamıyoruz.

Uzun lafın kısası, Türkiye’de keklik sayısı artıyor mu yoksa azalıyor mu bilemediğimiz gibi, azalıyorsa bunun neden meydana geldiğini de bilemiyoruz. Ancak bazı yerel ve “kör” tahminler yapılabilir. Bazı yörelerde avlanmadan dolayı keklikler azalırken, bazı yörelerde tarımsal ilaçlar, bazı yörelerde de karlı mevsimler kekliklerin sayısını azaltmaktadır. Kimse hangi sebebin öne çıktığını bilememektedir. Doğru düzgün bilimsel bir sayım ve izleme yapılmadığı sürece de bilebilmek mümkün değildir. Kekliklerin sayısını azaltan ve çoğaltan faktörün ne olduğunu tam olarak bilemezseniz ancak “el yordamıyla” tedbir alabilirsiniz. Bu nedenle MAK Toplantılarında alınan, limitler, bölgesel yasaklar ve tarihlerin hiçbir dayanağı yoktur, yaban hayatı popülasyonları üzerinde hiçbir etkisi de yoktur. Olması da mümkün değildir. Zira avlak bazında limit koymak imkânı henüz ülkemizde bulunmamaktadır ve avlak kontrolü de yapılmamaktadır. Hadi itiraf edelim, doğru dürüst hiçbir kontrol yapılmamaktadır.

 Şu bizim yemleme efsanesi

Bu işi böyle ifade ettikten sonra, şu meşhur “yemleme” meselesine gelelim. Ben vaktiyle “Yemleme Efsanesi” adında bir makale yazmıştım. Bu makalemde yemlemenin yaban hayatına hiçbir faydası olmadığını, dahası zararı bile olabileceğini yazmıştım. Makaleyi o zamanlar yayımlanmakta olan Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün “MAVİ YEŞİL” adlı dergisine göndermiştim. İşlerine gelen birkaç makalemi yayımlamış olan dergi yetkilileri, bu makalemi yayına koymadılar. Zaten birkaç ay sonra da dergi yayın hayatını tamamen sonlandırdı. Şimdi uzun uzun bu yemlemenin zararları konusuna tekrar girmeyeyim, isteyen makaleyi(http://mehmetekizoglu.blogspot.com/2008/10/ki-yemlemesi-efsanesi.html)  tekrar okuyabilir.

Yemleme politikacıların yaptıkları şovlar gibi, bizim camiamızın güzel bir şovudur. Bakanlık da aynı şekilde politika yapıyor. Kamuoyunda avcıların itibarını yükseltmek adına yararlı denilebilir tabii ki. Ancak işi bilenlerin nazarında fazla bir kredi getirmediğini de ifade etmek istiyorum. Asıl meselemize de buradan giriş yapmak istiyorum.

Habitat habitat habitat…

Epeyce bir süredir yazılarımda ifade etmeye, öneminin altını çizmeye çalışıyorum. Habitat dediğimiz yaban hayvanlarının yaşama alanları ve bu alanların büyüklüğü ve kalitesi, yaban hayvanlarının hayatta kalma ve çoğalma oranlarında rol oynayan başlıca etkendir. Bu kışın da böyledir, yazın da böyledir. Kuraklıkta da önemlidir, tipi fırtınada da önemlidir.

Yaban hayvanları kışın sıkıntı yaşamaktadır, bu doğru. Ancak yaban hayvanları biyolojik olarak kışa hazırlanmakta ve kışın ya diyetlerini değiştirmekte veya daha önceden vücutlarına depo ettikleri enerjilerini kullanmaktadırlar. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, sülünlerde vücuttaki yağ oranı en yüksek noktasına Ocak ayında ulaşmaktadır. (Kaynak: Beckers, Jesse, Kuzey Dakota Yaban Hayatı Biyologu, Pheasants Forever)

Çoğunlukla tüm yaban hayvanları kış şartlarında hareketliliklerini azaltmakta ve daha az enerji yakmaktadır. Malumunuz, eş bulma, eş için diğer adaylarla rekabete girme, üreme ve yavru büyütme gibi enerji gerektiren işler genellikle kış aylarından arta kalan diğer zamanlarda gerçekleştirilmektedir.

Asıl problem saklanmak!

Kışın yaban hayvanlarını zorlayan en önemli husus, yiyecek bulmak değil, saklanmaktır. Yırtıcılardan korunmak için arazi şartlarını ve bitki örtüsünü kullanan keklik, çil keklik ve sülün gibi yaban hayvanları kışın oluşan yeni şartlarda bu saklanma imkânlarının önemli bir bölümünü kaybetmekte ve yırtıcıların etkilerine maruz kalmaktadır. Kendileri de bizatihi zorluk yaşayan yırtıcılar, bu devrede daha sert avlanmakta ve avlarını zorlamaktadır. Habitat burada önem kazanmaktadır. Zira habitatın bir işlevi, yaban hayvanlarının beslenmesini sağlamak ise, belki de daha da önemli iki diğer işlevi de onlara yuva ve saklanacak yer temin etmektir.

Her mevsim yeşil kalan ağaç ve çalılıklar, sık yapısı sayesinde kar ve soğuğu geçirmeyen ve saklanacak yer temin eden çalılar, makiler bu aylarda sülüngiller için en hayati yerleri teşkil etmektedir. Bu nedenle, yaban hayvanlarının daha yüksek bir oranda kışı geçirme ve hayatta kalma oranını elde edebilmek için en önce biz avcılar tarafından yapılması gereken husus, daha fazla habitatı yaban hayatı için ayırmak ve bu habitattaki yaşam koşullarını yaban hayvanlarına barınak sağlayacak şekilde iyileştirmektir. Buna da biz kendimiz el yordamıyla değil, yaban hayatı biyologlarının yardımları sayesinde yapabiliriz.

Nasıl yapacağız?

Değerli doğa dostları, Yıllardır, ülkemizdeki uygulamalardan artık öğrenmiş olmamız gerekiyor. Sülün salmakla ülkede sülün nüfusu artmıyor. Keklik salmakla keklik çoğalmıyor. Dağlara gidip iki hafta ot atmakla, yol kenarlarına buğday dökmekle bu iş olmuyor.

Nasıl olacak?

Bunu işin uzmanlarına sormamız gerekecek veya azıcık dizimizi kırıp bu işi kitabından öğreneceğiz. Kitabın adı, yaban hayatı biyolojisi… Doğayı en iyi avcılar bilir deyip kendi kendimizi kandırmayacağız. Bakanlığın yaptığı yanlışlara ortak olmayacağız. Habitatı ve habitat çalışmalarını gündemimizde yukarılara alacağız. Yaban hayvanlarının kışını, kuraklığını, suyunu, yuvasını velhasıl her ihtiyacını düşünerek habitat şartlarını iyileştireceğiz. Biraz dersimizi çalışacağız. Herkese iyi bir kış sezonu ve keyifli avlarda rastgele!

18 Oca 2012

BÜYÜK MENDERES’İN BİTMEYEN ÇİLESİ


Hiç lafı dolandırmayalım, yağmur yağdı, Menderes taştı. Söke Bağarası ovası göl oldu. Denizli’de taşkın koyunları önüne kattı, götürdü. Haberlere konu olmadı ama sedde yapılmış olan yerlerde de 3-4 yerde seddeler patladı ovaları su bastı.

Islah teranesi

Herkes feryadı bastı, Menderes ıslah edilsin, dereler ıslah edilsin. 20 yıldır hem Menderes ıslah ediliyor, hem de dereler ıslah ediliyor. Trilyonlar harcandı bu ıslaha. Geçen senelere kadar Çine Barajı bitirilsin, deniyordu. Çine Barajı da bitirildi, Menderes hala taşıyor, hala tarlalar göl..!

Ne ziraat odalarının aklına geliyor, ne yeni DSİ 21. Bölge Müdürümüzün aklına… Acaba bir şeyleri yanlış mı yapıyoruz?

Her yağmur yağdığında Menderes taşıyor, maddi zararlara yol açıyor.

Acaba biz Menderes’e yeterli yer vermiyor muyuz?

Batı Anadolu’nun en büyük nehrine geçerken bir bakın…

Her iki tarafı duvarlarla çevrilmiş, iki sedde arasına kıstırılmış, son santimine kadar tarlaların tehdidi altında, zavallı Büyük Menderes’imizi bir görün…

Böyle büyük, böylesine güçlü ve kadim bir nehir, böyle cendereye sokulmaya çalışılırsa ne olur?

Her sene işte böyle “taşkın” olur.

Islah ile olmuyor

Artık bunu anlayın ey muhtarlar, ey ziraat odaları… Islah ile olmuyor! Dereleri ıslah edeceğiz diye kanal haline getirince suyun debisini ve gücünü artırıp taşkına yol açıyorsunuz. Büyük Menderes Nehrini daraltıp sedde çekince su aşağı ovalarda büyük bir güçle patlıyor.. Bunu anlamak için mühendis olmaya gerek yok…

Artık Büyük Menderes’e hakkı olan yeri verme zamanı gelmedi mi? Hem kirlilik için, hem yer altı suları için, hem de doğa için artık nehre daha fazla yer vermemiz gerekiyor. Biraz daha göl, biraz daha sulak alan, biraz daha anlayış göstermemiz gerekiyor. Artık Büyük Menderes’in doğal taşkın yatağını işgal etmekten vazgeçmeli ve geri çekilmeliyiz.

Büyük Menderes bizden önce de buradaydı, antik devletler ona Meandros adını vermeden önce de buradaydı. Biz pamuğu, darıyı, domatesi öğrenmeden önce de o buradaydı. Biraz daha saygı göstermenin zamanı gelmedi mi? Büyük Menderes’in çilesi ne zaman bitecek?

Mehmet Ekizoğlu

9 Oca 2012

SUYU DEF ETMEK!



Bildiğiniz gibi memleketimiz Aydın'da derelerin büyüklerine çay denir. Karacasu Çayı, Çine Çayı, Akçay gibi, Dandalaz Çayı gibi.

Çaylar dağlardan gelen kar suyunu Büyük Menderes'e taşır, ovamızı bereketlendirir, hedefine varıncaya kadar tarlaları sular, bahçelere su verir, iklimi değiştirir, barajları doldurur, taşkını önler ve en önemlisi de yer altı sularını besler.

Sulama işlevini zaten biliyoruz, ama pek bilinmeyen işlevlerinden ikisi taşkınları önleme ve yer altı suları besleme işleridir. Yer altı suları en çok çaylardan, derelerden ve göllerden beslenmektedir. Çaylarımız su taşıma kapasiteleri ile doğal taşkın önleme vasıtalarıdır.

Taa ki...

Biz onları "ıslah" edinceye kadar...

Çaylar, dereler ıslah edilince ne yer altı sularını besler, ne taşkını önler, ne de sulama vb gibi ihtiyaçlara yanıt verir. O zaman çay ne olur? Kar, yağmur yağıp su geldiğinde, bir an evvel bu suyu erozyonlu bir şekilde Büyük Menderes'e boca edip, sudan "kurtulmamıza" yararlar.

Gittiği yerde, yani Büyük Menderes Nehrinde de büyük bir basınçla patlayan bı ıslah edilmiş çaylar, ovadaki taşkın riskini artırmaktadır.

Ekteki resim, ıslah edilmiş Yenipazar Koca Dere çayıdır. Görüldüğü gibi, üst taraflarındaki suyu tutan genişlemeler, fiziki şekilleri kaldırılmış ve duvar örülmüştür. Bu şekilde dağdan gelen erozyonlu, alüvyonlu sel suyu aynen Büyük Menderes'e doğru son sürat "def" edilmektedir.




Çözüm, Büyük Menderes için önerdiğimizin aynısı: Nehir İçin Yer (Room for River) yaklaşımı.

Çaylar genişletilmelidir. dar duvarlar kaldırılmalıdır.

Çevrelerine güvenlik amaçlı setler yapılabilir, ancak bu gölleme yapmasını engellemeyecek kadar geride olmalıdır.

Çay bir taşkanal haline getirilirse saatli bombaya döner.

Zemin kapatılmamalıdır. Suyun emilmesi oranı artırılmalıdır.

Küçük çapta hızı azaltıcı vejetasyona izin verilmelidir.

Tansiyonu azaltıcı göletler yapılmasına izin verilmelidir.

Çay nehire kavuşmadan önce mümkün olduğunca suyun yayılmasına dikkat edilmelidir.

Toplum olarak suyla barışmamız lazım. Buna en doğal, en küçük ve en evcil olan çaylarımızdan başlayabiliriz.

Mehmet Ekizoğlu

25 May 2011

MAK NE YAPACAK?

Değerli dostlar,

Merkez Av Komisyonu (MAK) toplantısı yaklaştı. Bu sene 18 Haziran tarihinde yapılacak. Zannederim 12 Haziran’da yapılacak olan genel seçimler üzerinde etkili olmasın diye bu tarihe aldılar. Yani MAK Kararlarını kimsenin beğenmeyeceği baştan belli …

Avcılar olarak bu sene pek bir yavaş görünüyoruz. Harekete geçmekte geç kaldık. Eskiden dergiler hareketlenir, yemekler tertiplenirdi. Bölge temsilcileri kafalanmaya çalışılırdı ki, aman toplantıda avcılardan çatlak (!) ses çıkmasın. Hepsi Federasyonun dümen suyunda seyretsin diye.

Yaban TV hareketli…

Yine de münferit bazı yazarlarımızın konuya değindiğini, öngörülerini ve beklentilerini avcılarla paylaştığını görmek mümkün. Yaban TV kanalı “MAK Özel” adlı bir program başlattı. Deneyimli avcı Sayın Halil Gülçur’un sunumuyla ekrana gelen programda, avcılardan görüşlerini SMS ve e-posta ile iletmeleri isteniyor ve bu görüş ve taleplerin “Ankara’ya iletileceği” belirtiliyor.

İyi niyetlerle hazırlanan program kapsamında iletilen taleplere bakıldığında, avcıların en önemli isteğinin “Mart ayında ördek avlamak” olduğu anlaşılıyor. Bugüne kadar ifade edildiği gibi, avlanma günü, avlanma limitleri, MAK Kararlarının dayanakları avcılar tarafından SMS’lere konu edilmemiş görünüyor. Bahar ördeğine tüfek atsalar, MAK onlara dünyaları vermiş olacak.

Sayın Arpaz’ın yazısı
Aynı kanala ait internet sayfasında yazan Sayın Mehmet Arpaz da “MAK’ta bu sene ne olur” başlıklı yazısında ümitsiz bir öngörüde bulunuyor ve fazla bir şeyin değişmeyeceğini söylüyor. Seçim tarihine bağlı olarak toplantı tarihinin değiştirilmesine dikkati çeken Arpaz, toplantının “avcılarla Bakanlık arasında Türkiye’nin en büyük derbisi” olduğu yorumuyla “var mı avcıların gol attığını gören?” diye soruyor.


Sayın Arpaz, bu ilginç yazısında, dünyanın her yerinde, haftanın her günü av yapıldığı efsanesini tekrarlıyor ancak zannederim bunu söylerken özellikle gelişmiş ülkelerde avlakların girişinin, avlaklarda avlanabilecek toplam av sayısının ve avcı sayısının kontrol altında olduğunu belirtmesi de gerekiyor. Tüm bunlar sağlanmadan, mevcut uygulamanın da, avcılığın haftanın her günü serbest olmasının da yaban hayatına onarılmaz zararlar vereceğini ifade etmek benim Anadolu toprağına ve yabanına borcumdur. Avcılarımızın da tek derdi sınırsız avlanmak olmamalıdır diye düşünüyorum.

Sayın Arpaz, bugüne kadar yapılan MAK toplantılarının hiçbirinin bilimsel bir kayda dayalı olarak yapılmadığını söylerken son derece haklıdır. Bu hususta Bakanlık birinci derecede sorumlu ve kabahatlidir. Ellerinde bir veri yoksa kafadan uydurma hükümlerle av ve yaban hayatını yönetiyormuş gibi yapmamalıdırlar.

Sayın Arpaz’ın yazısında, katılmadığım bir husus ise “çil kekliğin kınalı kekliğin yaşam alanlarını işgal etmesi, boğması” yargısı olmuştur. Yuva yaptığı, beslendiği, yayıldığı ve saklandığı yerler birbirinden farklı olan bu iki türün birbirini boğması veya diğerinin aleyhine yaşam alanını genişletmesinin pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Sayın Arpaz bu yargısını bir araştırma ile desteklememektedir. Eldeki veriler ise bu iki türün yaşam alanlarının birebir örtüşmediğini göstermektedir. Habitat koşulları da değişmediğine göre, Sayın Arpaz’ın iddiası havada kalmaktadır.

İnternet avcıları
Avcıların rağbet gösterdikleri internet sayfalarında ise bahar mevsimi olması hasebiyle, köpek yarışmaları telaşının ve piknikler vasıtasıyla hasret gidermelerin devam etmek olduğunu görüyoruz. Avcı siteleri henüz konuya adapte olamamış görünüyorlar. Bu sitelerin birçoğunda yorum yazan avcılarımızın MAK ile ilgilerinin, kararlar yayımlandıktan sonra ortaya çıkacağını da belirtmek gerek.

Doğa Derneği
Bu sene eğer temsilci olarak çağırılırsa, Doğa Derneği’nin eskisi kadar MAK Toplantısına hazırlık yapamayacağını düşünüyorum. Zira Doğa Derneği Başkanı ve önceki senelerde MAK Üyesi olan Sayın Güven Eken, bu yıl Türkiye Su Meclisi’nde aktif rol üstlenmiş durumda ve halen “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” konulu bir yürüyüşte yer alıyor. Anadolu’nun su kaynaklarının bilinçli kullanılmasını, HES, termik santral ve maden yatırımlarıyla doğanın bozulmamasını talep eden bu hareketi ben de yürekten destekliyorum. Avcılarımızın da bölgelerindeki temsilcilere ulaşıp destek vermelerinin, avlaklarımızın geleceği açısından hayati önem taşıdığını düşünüyorum.

Her ne kadar hazırlıksız da olsa, bu yıl da çevre koruma amaçlı sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin, sayıca az olmalarına karşın avcıların görüşlerine baskın geleceklerini tahmin etmenin zor olmayacağını düşünüyorum.

Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu

Ülkemizde atıcılığın resmi üst kuruluşu olan Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu’nun resmi internet sayfasında MAK Toplantısına ilişkin bir duyuru, bilgi veya hazırlık bulunmamaktadır. Bu sene de, her zaman olduğu gibi, spontane toplantıların yapılması, avcı üyelerin toplantıdan bir gün önce yönlendirilmesi muhtemeldir diye düşünüyorum. Federasyonun internet sayfasındaki Başkan Latif Aral ALİŞ imzalı bir duyuruda, 2-5 Haziran tarihleri arasında Bursa’da yapılacak olan Fuar kapsamında, Avrupa Avcılar Birlikleri Federasyonu (FACE) ve Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu (TAF) işbirliği ile “Avcılık ve Av Hayvanları Yönetimi açısından Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Anlamı” konulu Avrupa Sempozyumu düzenleneceği ve bu sempozyumun bir ilk olacağı duyurulmaktadır. Konunun çekiciliği ve katılımın genişliği dikkati çekmekte olan bu sempozyumda, avcılarımızın “Avrupa’da av her gün serbest” ve “Göçmen kuşlar konserve yapılıyor” önermelerinin doğru olup olmadığını görmelerini diliyorum.

Ülkemizdeki avcılıkla ilgili diğer sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin/kulüplerin MAK Toplantısı hakkında kamuoyuna duyurdukları herhangi bir görüş/etkinlik veya hazırlıkları bulunmamaktadır.

Benim tahminim ise geçen yıllardakine benzer, tartışması, dedikodusu bol, havanda su döven, klasik bir MAK Toplantısı yaşayacağımızdır.

Nasıl olmalı ya?
O da başlıbaşına bir ÇALIŞTAY konusu olmalıdır. O zamana kadar havanda su dövmeye devam edeceğiz ve kaybeden her zamanki gibi Anadolu’nun yaban hayatı olacak.

Mehmet Ekizoğlu

6 Mar 2011

BU İŞ BÖYLE OLUR

Değerli doğaseverler,

Bugün Sayın Thomas Wedel'ın yazı dizisine ara vererek ABD'deki bir av ve koruma dengesi örneğinden söz etmek istiyorum.

ABD'nin North Dakota Eyaletindeki yaban koyunu örneği... Bu eyalette doğal yaşam alanlarının sınırlı olması nedeniyle nesli tehlikeye giren yaban koyunlarının kurtarılması için öncelikle Eyalet Yaban Hayatı İdaresi bir koruma ve geliştirme programı başlatılıyor. Ancak sadece devletin program geliştirmesiyle iş bitmiyor. Avcılar ve diğer doğaseverler de konuya destek vermek amacıyla, Yaban Koyunu Vakfı kuruyorlar. Yaban Koyunu Vakfı sadece buradaki değil, tüm Kuzey Amerika'da tehlikeye giren yaban koyunları için proje, finansman ve destek temin eden gönüllülerden oluşuyor. Kurulduğundan bu yana yaklaşık 1 Milyon Dolar civarında parayı, yaban koyunu habitatına aktaran Vakıf halen bu çalışmalara aktif destek veriyor.

North Dakota Eyaleti yönetimi de, yaban koyunu avı lisanslarını bu Vakıf kanalıyla açık artırma ile satıyor. Son yapılan açık artırmada bir av lisansı için 35 000 dolar elde edildi. Aynı gecede yapılan 15 000 dolarlık bağışlarla birlikte 50 000 dolar, bir gecede yaban koyunları için gönderilmiş oldu.

Artık yorum yapmaya da, bizim Anadolu yaban koyunumuzu mukayese etmeye de, devlet ne yapıyor demeye de, devlete bahane bulan avcılar ne yapıyor demeye de gerek var mı?

Hepimizin elimizi taşın altına sokmamız gerekiyor...

Mehmet EKİZOĞLU

4 Şub 2011

AMERİKAN KIRLARINDAN NOTLAR


Bu derginin yazarlarından olan dostum, Mehmet Ekizoğlu, ABD’nin Wisconsin Eyaletinde bulunan çiftliğimizde yerli habitatın restorasyonu hakkında makaleler yazmamı istemişti.

Bu işe kazara girdik diyebilirim. Çiftliği 1972 yılında satın almıştık. Eski sahibinin çiftlikteki ahırı ve samanlığı yanmış ve artık hayvancılık işini sürdüremez hale gelmişti. Satın aldıktan sonra çiftliği bir müddet başka bir çiftçiye kiraladık. Ancak bu kira ne bizim masraflarımıza yetiyordu, ne de çiftçi kar edebiliyordu. Sonra devletin yüksek düzeyde erozyona maruz arazilerin doğal hayata ayrılmasına yönelik programını duyduk. Daha önceden ekilen bütün araziyi bu programa kaydettirdik. Devlet çiftçilerden daha iyi para veriyordu. Çiftliğin yaklaşık 100 dönümlük kısmında yıllardır hep mısır ekildiğinden dolayı, programa uygun hareket edebilmek için bu bölüme doğal otlar ekmemiz gerekiyordu.

Bir gün postadan bir paket geldi, içinde program çerçevesinde onaylanan otların tanımları bulunuyordu. İki bölüme ayrılmıştı: biri soğuk mevsim otları, diğeri de sıcak mevsim otları. Soğuk mevsim bitkilerini biraz biliyordum ama sıcak mevsim otlarının ne olduğu konusunda bir fikrim yoktu. Bunların ne olduğunu öğrenmek için yetkilileri aradım ve bu bitkilerin “kır otları ” olduğunu öğrendim. Nedir bu kır otları diye sordum.

Burada eğitimimiz başlamış oldu.

Son buzul çağının bitiminden bu yana 10 bin yıldır, Amerika’nın ortasındaki ovalar savan ve otlaklardan oluşmaktaydı. Yerli otlar genelde 1 ila 2 metre uzayabilen ve demetler halinde yaşayan otlardı. Yağmurların azaldığı batıya doğru ilerlediğinizde otlar kısalır ve nem azlığına daha dayanıklı türler ağırlıklı hale gelir. Kır çiçekleri kırların önemli bir bölümünü oluşturur.

Savan ise orada burada dağılmış halde seyrek yetişen meşe topluluklarına verilen addır. Eğer bu ağaç toplulukları birbirlerine yaklaşır ve güneşi bir derecede engelleyecek bir şekilde tavan örtüsü oluştururlarsa bu artık orman olmuş demektir. Savanların açık gölgesinde yetişen otlar ve çiçeklerle tamamen güneşe maruz kalan ağaçsız bölgelerde yetişenler birbirinden farklıdır.

Yangınlar kırların ve savan ekosistemlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu ekosisteme uygun olmayan türler, doğal yangınlarla elimine olurlar. Buraya özgü meşe ağaçları ve diğer bitkiler arada sırada çıkan bu doğal yangınlarla daha sağlıklı olurlar.

Eğitimimize geri dönelim.

Soğuk mevsim otlarının neredeyse hepsinin kaynağının Avrupa olduğunu öğrenmiştik. Siz Türkiye’de bunların pek çoğunu biliyorsunuzdur. Fakat o zamanlar biz bilmiyorduk. İlk başlarda sadece biraz kır otları ekmenin eğlenceli olacağını düşünmüştük. Sonraki dersimiz, sıcak mevsim otlarının ne kadar pahalı olduğunu öğrenmek olmuştu. İlk başta sadece on onbeş dönümü ekebilmiştik. Gerisi soğuk mevsim otları olarak kalmak zorundaydı.

Tabiat bilimci bir dostumuz vardı, ona ne tür otlar ekmemiz gerektiğini sorduk (beş ana türde ot olduğunu ve bunların da çeşitli alt türleri olduğunu tespit etmiştik). Arkadaşımız bize ana türleri ekmemizin iyi olacağını söyledi. Hangi türden ne kadar alacağımız üzerinde bir müddet düşündükten sonra satın aldık ve ektik.

Yaptığımız araştırmada kır çiçeklerinin kır ekolojisi için ne kadar önemli olduklarını görmüştük. Bunu düşündüğümüzde o kadar da pahalı görünmemişti. Ot tohumlarını aldıktan sonra hala kır çiçeği tohumlarından iki kat daha fazla alabilmek için paramız vardı. Biraz ondan, biraz şundan derken 12 değişik çiçek tohumu satın aldık. Otlardan sonra bunları da ektik.

Sonradan anlaşıldı ki, bizim ekim yaptığımız yıl, iki yıl süren kurak dönemin ikinci senesiymiş. Biz o yıl diğer ektiğimiz otların üzerini kaplasın diye yulaf da ekmiştik. Çok az yağmur yağdığı için o sene yulaf da çıkmadı. Kır otlarının tohumdan nasıl çıkacağını bilmediğimizden, o sene dizlerimizin üstüne çökerek tohumları aramıştık. Yulaflardan başka farklı görüntüsü olan otlar da vardı, umutlarımızı bu otlara bağladık.

O zamanlar bize yol gösterecek veya cesaret verecek kimse yoktu. İlk başlarda haberimiz yoktu ama biz aslında tarımsal faaliyetlerle ve otlatma ile tamamen bozulmuş doğal habitatı eski haline getirmeye çalışan hareketin bir parçasıydık.

Avrupa ve Amerika’da bulunan doğal otlar arasındaki en önemli farklardan birisi köklerinin uzunluğudur. Avrupa otları genelde saçaklı köklü ve tek tek gelişerek başka yerlere de kök atabilen otlardır. Amerikan otları ise 2 metre veya daha derine ulaşabilen uzun köklere sahip, bağ halinde büyüyen ot topluluklarıdır. Bu nedenle eğer Avrupa’da bir kırda otlar sürülür ve kökler ters gelirse, otlar ölmez ve saçakları tutunarak yaşamını sürdürebilir. Amerika’da durum farklıdır. Kıra saban girip uzun kökler topraktan dışarı çıkınca otlar hemen ölür.

Hayvan otlatma da aynı sonucu doğurur. Avrupa’da otlar hayvan otlatmasından fazla zarar görmezler. Ancak pek çok Amerikan otu, sürekli hayvanlar tarafından yenirse, derin kök sistemini besleyemez, zayıflar ve sonunda ölür.

Böylece, Wisconsin’in tam güneyindeki Illinois Eyaleti, eskiden % 86 oranında kırlardan ve savandan oluşurken bugün bu doğal alanların %1’inden daha azı günümüze ulaşmış durumdadır. Bu da birkaç milyon dönümlük araziden ancak 2000 dönüm kadarına tekabül eder.

İlk ekimimizin hikayesine devam edelim.

İlk iki yıl boyunca bizi cesaretlendirecek çok az gelişme oldu. Ektiğimiz doğal otlardan çıkanlar olduğunu gördüğümüzde, çok az oldukları için üzerlerine basmamaya gayret ediyorduk. Yıllar geçtikçe daha fazla görmeye başladık. Kır çiçekleri de büyüdü, çoğaldı ve çiçek açtılar. Çok mutluyduk. Büyük ve uzun köklere ihtiyacı olanlar 8 yıl kadar çiçek açmadı.

Bu öyküsünü anlattığım arazi yirmi yıldır ekiliyor. Doğal otların dikilip başarılı olduğu yer çok güzel görünüyor. Kır çiçekleri ekmediğimiz yerlere yayıldı ve ilk ekilen yerlerde de daha sık büyüyorlar. Fakat gerçekten şimdi anlayabiliyoruz ki, asıl kırları ancak Tanrı yapabilir. Bizim yapabileceğimiz sadece kaybolan bazı bitkileri geri getirmektir. Biz bu arazimizde 12 tür ektik. Doğal kırlarda bunlardan ortalama 300 tür bulunuyor. Hepsi aynı yerde bulunmuyor. Toprağın türü ve toprak şartlarının değişmesine göre ancak belli bazı tür otlar bir yerde yetişiyor ve tam da orada yetişiyor.
Topraklarımızı rehabilite etmemizdeki en önemli nedenlerden birisi önceki dönemlerde kuşlara, hayvanlara ve böceklere ev sahipliği yapmış bu doğal alanları tekrar kurmak... Habitat yok edildiğinde, buralardaki doğal hayat da ya ölüyor, ya da başka yere göçmek zorunda kalıyor. Eğer siz bozmazsanız doğa kendi dengesini kendisi kurabiliyor.

Bu bozulmanın en önde gelen örneklerinden birisi Amerika’daki ötücü kuşların yaklaşık %90’ının yok olmuş olmasıdır. Bunların çoğu yuvasını otlar arasında kuran kuşlardır. Çoğunlukla ekin tarlalarında kuluçkaya yatarlar ve kuluçkada iken ekinler biçildiği vakit bu kuşların yuvaları, yumurtaları ve civcivleri de yok olmuş olur. Avcılar olarak siz de iyi bilirsiniz, aynı kaderi av kuşları da paylaşmaktadır.


İkinci bir örnek olarak yırtıcı hayvanların ortadan kalkmasını verebiliriz. Kurtlar, ayılar ve puma veya dağ aslanı olarak da bilinen büyük kediler bu bölgelerde yok olmuştur. Bugün Amerikan kırında Avrupalıların ilk geldikleri günden bile daha fazla geyik bulunmaktadır. “Fazla geyik” fikri bazı avcılar tarafından olumlu görülmektedir. Zira avlamak için geyik bulma şansı artmaktadır. Ancak olması gerekenden fazla sayıda geyik nüfusu, orman zeminindeki bitkileri tükeninceye dek yediği için orman ekosistemine zarar vermektedir. Birleşik Devletler’de kalan tek yırtıcı insandır ve o da yeterli olamamaktadır.

Thomas Wedel


NOTES FROM THE AMERICAN PRAIRIE

We got in to this idea quite by accident. We had bought the farm in 1972 after the previous owner’s barn had burned, and he could no longer milk cows for a dairy business. For many years, we rented the land to another farmer, but never for enough to support the farm financially. Then we heard about a government program designed to take highly erodeable land out of production. We signed up for all of our crop land, as the government paid better than farmers. As 45 acres of the land had been planted in corn, we needed to put in a cover crop of grasses to comply with the program requirements.

We received in the mail a packet with a description of all the approved grass mixtures. There were two sections- one entitled “cool season” grasses, and one of “warm season” grasses. I was familiar with the contents of the cool season section, but not the warm season ones. I called to ask about them and was informed that they were “prairie grasses”. I said, “What are they?”

Here began our education.

For the last 10,000 years, since the end of the last glacial period, the central plains of the USA have been a mixture of grasslands and savanna. The native grasses are mostly bunch grasses, and range from one to two meters in height. As you go west, and rainfall diminishes, the grass types gradually change to shorter ones that are more suited to the lack of moisture. Flowers (forbs) make up a significant part of the prairie.

A savanna is an area of scattered oak trees. If they are too close together and make a tight canopy, it becomes a forest. The grasses and forbs that grow in the open shade of a savanna are different from those that grow in the open sunlight.

Fire is an integral part of the prairie/savanna ecosystem. It is what keeps out plants that are not suited to this environment. The oaks and plants that are native here do better with occasional burns.
So, back to our education.

We have learned that the cool season grasses we have are almost all European in origin. In Turkey, you would be familiar with most of them. But at that time we didn’t know it. We merely thought that it would be fun to plant some “prairie” grasses. Then our next bit of education was how much more expensive the warm season grasses were. We could only afford to plant one 18- acre field. The rest had to be the cool season grasses.

We had a friend who was a naturalist, so we asked him what kinds of grass we should plant. (We have found there are five main types, plus several lesser kinds.) He suggested the main types, so after much worry about how much seed of each to buy, we planted.

In our research, we had found how important forbs are to the prairie environment. If we thought that the grass seed was expensive!!!! The grass seed for the 18 acres of prairie cost well more than the cool season seed for the other 27 acres. And it was very cheap compared to the flower seeds. After buying the grass seed, we had enough money to buy a double handful of forb seed. We bought 1/8 ounce of this and 1/16 ounce of that, in all about 12 different flowers, and after the grass was planted, I went over about an acre, tossing seeds in abandon.

It turned out that we planted in the second year of a severe dry spell. We had used oats as a cover crop, and there was so little rain it didn’t go to seed. We had no idea what prairie grass seedlings looked like, so we crawled on our hands and knees, looking along the planted rows of sickly oats looking for something different. There were some odd looking little plants, so we put our hopes on them.

There were no people that we knew to give us guidance and encouragement. We didn’t know it at the time, but we were in the vanguard of a movement to try to restore the native habitat that had been almost entirely destroyed by the plow and grazing.
A major difference in the European and American native plants is the depth of the root systems. European grasses are, for the most part, shallow rooted and sod forming. American grasses are deep rooted (up to 2 meters and more) and are bunch grasses. Some still can form sods. So, if a European grass field is plowed, the grasses that have been turned over can still continue to grow. American bunch grasses, when the plow severs the deep roots, die. The same is true for the forbs, at least one of which has roots down as much as six meters.
Grazing is the same. European grasses don’t mind being eaten down to the ground constantly. Most American grasses, if grazed short continuously, can’t support the deep root system and weaken and finally die.

So, as a result, the state of Illinois, just south of Wisconsin, which was originally 86% prairie and savanna, has less than 1/10 of 1% left. Less than 2,000 acres out of several million.

So, let’s go back to our first planting.

We saw little to encourage us for two years. When we did see a grass plant, we were careful not to step on it, as there were so few of them. As the years passed, we saw more and more. The forbs also began to show and bloom. We were very thankful. Some that needed big roots did not bloom for 8 years, even though we saw the leaves.
That particular field has now been planted for twenty years. Where the grass planting was successful, the field is beautiful. The flowers have spread to areas we did not plant, and are growing more thickly in the original place. But we understand that truly, only God can make a real prairie. All we can do is replace some of the lost plants. We planted twelve varieties of forbs and there are about 300 of them in natural prairies. However, not all grow in the same place. No matter what type of soil conditions you have- clay, sand, wet, dry, fertile, poor- some set of prairie plants want to live exactly there.

A strong reason for rehabilitating land is to re-establish habitat for the birds, animals and insects that historically called it their home. When habitat is destroyed, the life that lived there either dies or moves elsewhere. Nature, if not disrupted, will create a balance of life.

One example of that disruption is the loss in the Americas of up to 90% of some of our song birds. Many are grassland birds, and nest in hay fields. As the hay is cut during nesting season, the nests, with babies, are destroyed. As hunters, you will understand that the same fate is befalling game birds.

A second example is the loss of predator animals, such as wolves, bears and the big cats, known as pumas or mountain lions. There are now more deer here than before the country was settled by Europeans. The idea of “too many deer” is celebrated by some hunters, as it is easier to find one to shoot, but they can and do destroy the forest ecosystem by eating to extinction the plants on the forest floor. The only predator left in most areas of the United States is man, and he is not enough.