24 Şub 2014

AMERİKAN KIRLARINDAN NOTLAR - 2

İlk makalemde, doğal ekosistemin değiştirilmesinden doğan sorunları ve bu sorunları çözmeye çalışırken ortaya çıkan yeni sorunları görmüştük.

Sizlere kır ve savan derken ne demek istediğimi biraz daha anlatmak isterim. Fransızlar, Kuzey Amerika’nın orta kısmını ilk gören Avrupalı olmuşlardı. Ormandan çıkıp neredeyse uçsuz bucaksız görünen otluklara vardıklarında buna kır (prairie) dediler. Bu kelime Fransızca’da otluk anlamına geliyordu. Sözcük kabul gördü. Kır otları genellikle demet halinde görülen otlardır. İki metre uzunluğa kadar büyüyebilirler. Bu otlarla beraber büyüyen yaklaşık 300 farklı çiçek çeşidi vardır ve bu çiçekler baharın ilk zamanlarından don olana kadar sırayla açarlar. Savan ise bu kırda dağılmış ağaç gruplarından oluşan bitki topluluklarıdır. Ağaçlar genelde meşe türleridir ve sadece bu ağaçların açık gölgeleri altında yetişen özel bitki çeşitleri vardır.

Bizim çiftliğimiz 161 hektar büyüklüğünde. Çiftlikte otluk alanlar, savan, sulak alanlar ve orman mevcut. Çiftlikte olmayan tek doğal çevre, açık su kütlesi.

Çiftliği 1972 yılında satın aldığımızda 1855’ten bu yana çiftlikte tarım ve hayvancılık yapılıyordu. Süt hayvancılığı yapılan bu yörede çiftliğin rotasyonla ekilen ürünleri mısır ve aynı anda ekilen yulaf ile yoncaydı. Yulaf, yonca büyüyünceye kadar üst tahılı oluyor ve yoncayı kaplıyordu. Yulaf biçildiğinde yonca büyüyor ve bazen mevsimin sonunda o da biçilecek düzeye gelebiliyordu. Yonca, toprakta mısır ekildiği için azalan nitrojeni dengeliyordu. Yaklaşık üç sene kalıyor ve zayıflayınca yeniden sürülerek bu sefer mısır ekiliyordu.

Gördüğünüz gibi, bu oldukça ağır ve yoğun bir tarımdı. Sıklıkla, mısır tarlalarına atrazine denen kimyasal atılıyordu. Atrazine otları öldürüyor ama mısır bitkisine zarar vermiyordu. Bu kimyasal çoğu bölgede yasaklanmıştı, zira yeraltı sularına karışıyor ve kuyuları zehirliyordu.

1800’lü yıllarda Birleşik Devletler hükümeti, yoğun nüfuslu Doğu eyaletlerinden Batı’ya göçü teşvik etmek için bir program başlattı. Bu programa göre, Batı’ya gelip çiftlik kuran kişilere bu arazilerin mülkiyeti veriliyordu. Yapmaları gereken tek şey, bir kulübe inşa edip çevresindeki araziyi temizlediklerini ve bir müddet ekip biçtiklerini ispatlamaktı. Benim hem anne tarafından, hem de baba tarafından atalarım bunu Kansas ve Oklahoma eyaletlerinde uygulamışlardı. Bu program hala yürürlüktedir, ancak bunu yapabileceğiniz tek yer bugün Alaska eyaletidir.

1800’lü yılların başında ülkenin doğu kısımlarından gelen ilk yerleşimciler bu topraklara ulaştığında, ormansız bir arazinin ne olabileceği hakkında hiçbir fikirleri yoktu. İlk başta hiç ağaç yetişmediği için toprağın verimsiz olabileceğini düşündüler. Sonra toprakların aslında derin ve zengin olduğunu, ancak işlemenin son derece zor olduğunu keşfettiler. Akarsuların olduğu yerlerde büyük ağaçlar vardı ve buradan açıklığa çıkıldığında ağaçlar küçülüyordu. Önce küçük ağaçları kurutarak etrafında ekip biçmeye başladılar. Küçük ağaçları odundan ev yapımında kullanıyorlardı. Büyük ağaç dediğimizde boyu en az bir metre olan ağaçlardan bahsediyoruz.

Ağaçlardan uzak kırları önceleri süremediler. Çünkü kırlarda yetişen otların sert, sık ve sağlam köklerini sürecek sabanları yoktu. Taa ki John Deere 1855 yılında çelik saban takımını icat edinceye kadar... Ondan sonra kırların yok edilmesi süreci hızla ilerledi.

Yerleşimciler mısır ekmek istedikleri yerde ne yetiştiği ile pek ilgilenmedikleri için, hiç biri yok ettikleri bitki topluluğunun aslında ne olduğunu tespit etme ihtiyacı duymadı. Hayat zaten zordu. Kırlara gelip ilk yerleşen insanların, sadece çatı barınaklarda yaşamış ve ilk kışlarını buralarda geçirmiş olduklarına dair kayıtlar vardır. Çatı barınaklar, toprakla birleşen çatı parçalarında oluşan iki tarafı açık kalan örtülerdir. İnsanlar karlı kışları bunların altında geçirmişlerdir. İyi durumda olanları kendilerine bir araba sığacak kadar bir kulübe ancak yapabilmiştir. Bu durumda da odunlar arasında soğuğun girmesini engelleyecek bir dolgu  bulamamışlardır.

Gördükleri yaban hayvanları, tavşan, geyik, ayı, dağ aslanı, kurt, tilki, bizon ve çeşit çeşit kuşlardır.

Eğer bir kasaba civarında yaşamıyorsanız, arazinizin yakınlarında aylar boyunca başka bir insan göremeyebilirdiniz. Bu yalnızlık, kendi arazisinin sahibi olmak isteyen pek çok kişi tarafından ödenmeye hazır bir bedeldi.


Şimdi yüz yıl atlayarak 20. yüzyılın ortalarına gelelim.

Ekoloji bilimi ve düşüncesi yavaş yavaş gelişmeye başlamıştır. Bazı bilim adamları ve diğer ilgilenenler buraların Avrupalılar gelmeden önceki halini merak etmeye başlamıştır. Bu sırada daha önceden sürülmeyen yerler de gittikçe artan bir hızla ekilip biçilmeye başlamıştır. Kalan küçük kır parçaları daha fazla merak ve güzellikleriyle hayranlık uyandırmaya başlamıştır. Kırların tanınması, neden her geçen gün daha fazla hayvan ve kuş çeşidinin yok olduğunu anlamamızı sağlamıştır. Doğal çevrenin kaybolmasıyla birlikte habitat da yok olmuştur. Bu yaban hayvanlarının evi yok edilmiştir.

Yerli yaban hayvanları için habitat her şey demektir. Bir yerdeki hayvanlar, kuşlar ve böcekler yaşamak istedikleri özellikte bir yerleri kalmadığında ya üreyemeyip ölüp gitmekte, ya da başka bir yere göç etmektedirler. Bazı türler çok belirli yaşam alanı gerektirmemekte, dolayısıyla bozulan yaşam alanlarında hayatlarını sürdürebilmektedirler. Diğerleri ise kolaylıkla rahatsız olmakta ve kaybolan bu türler olmaktadır.


Eskiden kalma yazılar, uçan kuşların çokluğundan gökyüzünün karardığından söz etmektedir. Eski kitaplarda özellikle birisinin, yolcu güvercinin sayısı milyonlarla ifade edilmektedir. Sayısı neredeyse sınırsız olduğunda, bu kuşun avcılığı karlı bir iş haline gelmişti. Avlanarak Chicago’da yemek masalarını süslemek üzere paketlenen binlerce kuşun listeleri bulunmaktadır. Bu listelerde kuğular, kazlar, ördekler, yaban hindileri, keklikler ve tabii yolcu güvercini yer almaktadır. Günümüzde yolcu güvercininin nesli tükenmiştir. Kuğulara her yerde rastlanmamaktadır. Keklik ve diğer av kuşları koruma altındadır. Yaban hindileri çiftliğimizin bulunduğu Wisconsin eyaletinde 1800’lü yılların sonunda tamamen yok olmuşlardır.

Kontrolsüz avcılık, aynı zamanda ayı, kurt ve dağ aslanı gibi büyük yırtıcıların da kaybının başlıca nedenidir. İnsanlar bu yırtıcılardan korkmuş ve sürüleri için endişe duymuşlardır. Habitat kaybı ve kontrolsüz avcılık küçük memelilerin ve bazı kuşların neslindeki azalmanın ve bazı türlerin yok olmasının nedenlerindendir. Yırtıcı hayvanların yok olmasının önemli bir sonucu, günümüzde hiç olmadığı kadar bollukta geyik populasyonunun olmasıdır. Yırtıcı ve av arasındaki dengenin bozulmasının çevreyi de olumsuz etkilediği anlaşılmıştır.


Örnek olarak, 1900’lü yılların başında, o zamanlar başkanımız olan Teddy Roosevelt çok önemli bir avcı ve gerçekten ilk korumacıydı. İlk milli parkımızı o kurmuştu. Ancak doğanın dengesini anlayamamıştı. O yıllarda kuzey Arizona’da Başkan Roosevelt’in geyik avlamayı çok sevdiği mesa adı verilen bir yüksekte çok güzel ova vardı. Başkan buradaki geyikleri korumak amacıyla tüm yırtıcı türleri öldürtmüştü. Birkaç yılda geyiklerin nüfusu o kadar çok arttı ki, geyikler açlıktan ölmeye başladılar. Bulabildikleri bütün bitkileri yemişlerdi. Bugün bile mesa bu yıkımın etkilerini atlatabilmiş değildir.

İnsanlar genelde tabiata rağmen ilerleyebileceklerini veya arzularımızın tabiatın düzeninden önde geldiğini düşünmektedirler. Tabiat bize bunun böyle olmadığını hatırlatmaya devam etmektedir. 

Thomas Wedel



ORIGINAL VERSION IN ENGLISH


We have seen in my first article the problems inherent in altering the natural ecosystem   and, concurrently, the problems in trying to restore it.

 I will remind you of the definitions of prairie and savanna.  The French were the first Europeans to see the middle part of the North American continent.  When they came out of the forest into this seemingly unlimited grassland, they called it a prairie, which means “a grassy meadow”.  We kept the word.  Prairie grasses are, for the most part, bunch grasses, growing up to two meters in height. There are about 300 different flower species growing with the grasses, blooming in turn from early spring to killing frost.  A savanna is a scattered grouping of trees in the prairie, usually oak, that have a separate set of plants that grow only in the open shade.
Our farm is 398 acres (161 hectares) in size.  It consists of grasslands, savanna, wetlands, and forest.  The only environment we do not have is a body of open water. 

When we bought it in 1972, it had been farmed and grazed since 1855.  The normal crop rotation in dairy country is three years of corn (which is very hard on the soil), then a simultaneous planting of oats and alfalfa.  The oats provide a cover crop for the alfalfa as it gains strength. Then the oats are harvested, and sometimes the alfalfa is strong enough for a cutting at the end of the season.  The alfalfa adds nitrogen to the soil, replenishing that which was depleted by the corn. It remains for about three years, until it weakens and is plowed under and again corn is planted.
As you can see, this is very intensive agriculture.  Often, the chemical atrazine is sprayed on the corn fields.  Atrazine kills weeds and grasses, but not corn.  It has been banned in many places, as it can build up in the ground water and contaminate wells.

In the 1800’s, the government of the United States, in order to lure people from the well-settled east, set up a program that would give land to people (called a claim) who would come to the unpopulated lands toward the west and set up farms.  All they had to do was prove that they had built a cabin and cleared and farmed the land within a certain amount of time. My ancestors on both my mother and father’s side have done this on the prairie in the states of Kansas and Oklahoma.  This program is still in effect today, but Alaska is the only place left that a person can do it.
When the first settlers arrived from the eastern part of the country in the early 1800’s, they did not know what to think of a land without forest.  At first, they thought that the land must not be very fertile, since there were no trees growing there.  Then they found that the soils were actually deep and rich, but hard to put under cultivation.  Along the waterways there were, in fact, large trees, giving way to smaller ones as you approached the open prairie.  They solved this problem by girdling the smaller trees (to girdle a tree is to cut it all the way around, through the bark and inner layer of the tree, to deny it nutrients from the roots.  Then it will die without sprouting from the base) and then plowing around them for their first crops.  They would also use the smaller trees to build log cabins to live in. When we speak of large trees, we mean trees up to a meter or more across.

They did not plow the prairie, as their plows would not cut through the thick mat of intertwined roots that the grasses and flowers had constructed.  It was not until John Deere invented the steel moldboard plow in 1855 that it was possible.  Then the destruction of the pristine prairie proceeded rapidly.
As the settlers were uninterested in what was already growing where they would like to plant corn, no one thought to make a note of the plant communities they were destroying.  Life was hard enough as it was.  There are records of people coming to the prairie and living their first winter in lean-to shelters, even though there were deep snows.  A lean-to is a structure with a slanted roof all the way to the ground, with two sides covered and the other, high side, open to the air and weather. It is enough to keep the rain and some snow off you.  A very fortunate person would live in a log cabin of a size to hold an ordinary car, but there would not be packing between the logs to hold out the wind. 


The animals they would see would be rabbits, squirrels, deer, bear, cougars, wolves, foxes, and bison (though most of them were farther west), and many, many birds.

If you did not live in a town settlement, you may not see another human being come by your claim for months at a time.  It was a lonely existence, a price many were willing to pay to have land of their own.

Jump now one hundred years to the middle of the 20th century. 

The idea and science of ecology is beginning to take hold.  Some scientists and lay people start to wonder what was here before Europeans arrived.  During this time, more land that had not been cultivated is being brought under the plow.  The small remnant prairie plots that do remain begin to elicit curiosity and even awe at their beauty.  This recognition led to an understanding of why so many animal and bird species were declining. Along with the loss of the native environment, habitat was lost. Their homes had been destroyed.
Habitat for the native fauna is everything.  If the original animals, birds and insects have no place they want to live, they either die out because they cannot reproduce, or they move.  Some species are not very particular and therefore do well with a disturbed environment.  Others are very fussy.  These are the ones we end up losing.

 Early writings talk of the sky being dark with birds flying overhead.  One in particular, the Passenger Pigeon, was reported in the millions.  With a seemingly unlimited supply of wild game, the hunting of it was big business.  There are lists of thousands of birds- swans, geese, ducks, turkeys, grouse and, of course, the passenger pigeon, being shipped to Chicago and other places to grace the dining tables. The passenger pigeon is now extinct, the sighting of a swan is remarkable, grouse and other game birds are now somewhat protected.  The wild turkey was exterminated from Wisconsin, where our farm is located, in the late 1800’s.
Uncontrolled hunting, of course, was responsible for the loss of the larger predator animals- the bear, wolf and cougar.  People were afraid of them, and also were concerned for their livestock.  Loss of habitat and hunting were responsible for the decline and sometimes disappearance of small mammals and birds.  One remarkable outcome of the lack of predator animals is the great number of deer now present, many more than before. The resulting lack of ecological balance between predator and prey has been shown to be destructive to the environment.


As an example, in the early 1900’s, our president at that time, Teddy Roosevelt, was an ardent hunter and, really, our first conservationist. He was responsible for our first national park.  But he did not understand the idea of balance.  There was a lovely table land, a mesa, in northern Arizona where he had been hunting deer. He wanted to protect them, so he had all the predator species on the mesa killed.  In a few years, the deer population had grown so much they were starving.  They had eaten all available plants.  Even today, the mesa has not recovered from this destruction.


Humans often think that they can improve on nature, or that the natural order of things
does not need to get in the way of our desires.  Nature, in turn, keeps reminding us that this is not so.


15 Oca 2014

KARATAVUĞUN ŞARKISI

Her gördüğümde beni bambaşka hayallere götürürdü bizim tarla. Fazlaca “temizlenmiş” ve her yeri ekip biçmeye açılmış bir toprak parçası değildi. Doğa kenarlarında, yollarında ve hatta orta yerinde bile kendisine yer bulabiliyordu. Çocukluğumun geniş, biraz yabani, biraz da korkutucu bir imgesiydi.
Uzaklardan da seçilebilen yüksek karaağaçların tepeleri, yaz mevsiminin en durgun günlerinde bile rüzgârı bulurdu. Karaağaçların dipleri ise ayrı bir dünyaydı. Sık böğürtlenler ve kamışlar ile kaplı olduğundan girilemeyen bu yoğun ve koyu yeşil bölge yaban hayvanları için bir cennetti adeta.
Karatavukların şarkısını hiç dinlediniz mi? Sizi gördükleri an telaşla çıkardıkları “gok gok gok” ve sonunda da kaçarken çıkardıkları ciyak sesleri değil… Telaşsız, keyifle öttükleri zaman, bazen de bülbülleri taklit ederek tutturdukları doğa türkülerini kastediyorum. Eğer etraftaysanız bu şarkıyı söyleyen kuşun karatavuk olduğunu asla anlayamazsınız. İçinizi güzel hislerle dolduran mutlu bir şarkıdır, karatavuğun şarkısı.
Ardıç kuşlarının birbirlerini çağırışını hiç duydunuz mu? Göğsünde tertemiz beyaz tüyleri ve üzerindeki çilleriyle doğanın en yakışıklı kuşlarından birisidir ardıçlar… Birbirlerini çağırırken de çok güzel sesler çıkarırlar.
Bülbüller de her şey ve herkes susunca doğanın dili olur. Bülbül bir yerde çevrenin temizliğinin, doğanın çeşitliliğinin; velhasıl herşeyin yolunda olduğunun göstergesidir bir bakıma. Bülbül ötüyorsa her şey daha bitmemiş, ümit var demektir. Bülbül kalmamışsa bir şeyler yanlış gidiyor demektir.
Tarlanın orta yerinde bir şekerpare ağacı vardı. Şekerpare ağacının tarlanın tam ortasında duruyor olması ziraat kurallarına aykırıydı. Traktörler etrafından dolanmak zorundaydı. Gölgesi mahsul verimini azaltıyordu. Öte yandan, meyvelerini talan eden kuşlar, karıncalar, böcekler, arılar, sinekler ve gölgesinde oturup anne babasını bekleyen çocuklar öyle düşünmüyordu. Doğa açısından o şekerpare ağacı tam da olması gerektiği yerdeydi.
En önce giden de şekerpare ağacı oldu. Traktörün baskısına daha fazla dayanamayan ağaç bir sonbahar günü toprağa, kuşlara, böceklere, karıncalara ve hayata veda etti. Onunla beraber bir kısım doğa parçası da öldü.
Ardından olan tarlanın kenarındaki karaağaçlara oldu. Yol genişlemesinden payını alan bu yıllanmış ağaçların kesilmesiyle beraber diplerinde yer alan o yabani çalılık alan da hayata gözlerini yumdu. Artık yerini mısır ekimine bırakan bu alanda ne karatavuklara, ne ardıç kuşlarına, ne de bülbüllere yaşam alanı yoktu.
Onlar da bu toprak parçasını terk ederek bir daha geri dönmemecesine gittiler. Artık ne kadar sessiz olursanız olun, ne bir şarkı duyacaksınız karatavuktan; ne de bir bülbül şakıması. Tarlada mısırlar, koca bir sessizlik ve insanın kendisiyle pişmanlık dolu yalnızlığı.
-o-
Bugün bir yazı okudum. Kotalı avcılıkta “avcının arkadaşının kota almaması durumunda arkadaşının avlanamamasının zulüm olduğu; keklik kotası olması durumunda domuz avlayamaması durumunun ise avcı üzerinde baskı, işkence ve zulüm olduğu” konusu işleniyordu. Uzun yazıda “AVBİS’in avcıyı doğaya çıkarmamak üzere” planlandığı ve “misafirleriyle, dostlarıyla ava gidememekten yakınan yazarın bunu dayatma, özgürlüğe baskı” olarak nitelemesi gözüme çarpan hususlardı.
Av yöneticileri elbette, avcılığın geleneksel yönünü, sosyal yanlarını, avcıların haftada kaç gün ava gideceklerine olan ihtiyaçlarını dikkate almalıdırlar.
Buna karşın, şahsi kanaatimce, av yöneticilerinin asıl ödevi, yasal görevi önümüzdeki nesillere hala avlanılabilecek durumda bir yaban hayatı durumu bırakmamızı sağlamaktır.
Bunun için bilimsel, ülkemiz şartlarına uygun, öncelikle avcıyı değil yaban hayvanını düşünen bir sitem kurmaları gerekmektedir. Bu devletin; yani Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün bir numaralı görevidir. Asıl önemli olan bizim haftalık “dostlarımızla avlağa gidip hayvan vurma ihtiyacımız” değildir. Olmamalıdır. Ülkemizin asıl ihtiyacı işleyen, sorumlu, ciddi, denetlenebilen bir avcılık sistemidir.
Asıl önemli olan devlet başta olmak üzere, avcılar da dahil; sivil toplum da dahil, çiftçiler de dahil, hepimizin el birliğiyle ülkemizin yaban seslerinin kısılmasının önüne geçmemiz gereğidir.
Asıl önemli olan karatavuk şarkılarını bu toprağa geri getirmektir. Asıl ihtiyacımız çocuklarımızı bu topraklarda sülün avlar hale getirmektir.
Bunu yapabildiğimiz ölçüde başarılı olacağız. Bunu yapamadığımız sürece haftanın her günü de ava gitseniz, değil dostlarınızla, mahalleli ile birlikte ava gitseniz bu toprağın istikbali için sorumluluktan kurtulmuş olmayacaksınız.
 
Mehmet Ekizoğlu
 -o-
Tüm doğaseverlere önemli not:
ABD’de doğa koruma hareketinin öncüsü, avcı-korumacı Aldo Leopold’ün ünlü eseri “A Sand County Almanac” değerli hocamız Sayın Ufuk Özdağ tarafından Türkçeye çevrildi. Son derece akıcı bir Türkçe ile Hacettepe Üniversitesi yayınlarından çıkan “Bir Kum Yöresi Almanağı” adlı kitabı hepinize hararetle öneriyorum.

19 Ağu 2013

"DAĞ GİBİ DÜŞÜNMEK"


Bir Aldo Leopold Denemesi

Aldo Leopold, günümüzde kullandığımız anlamda çevreciliğin ve korumacılık fikrinin babasıdır diyebiliriz sanırım. Kendisi aynı zamanda ABD’de yaban hayatı yönetimi disiplininin babası kabul edilmektedir. 1948 yılında dünyamıza veda eden Leopold, bugün çevreci yazının ilk eserlerinden kabul edilen ve korumacı düşüncenin felsefesini oluşturan “A Sand County Almanac” kitabının yazarıdır.

Bu yazımda, Leopold’ün bu kitabının “Dağ Gibi Düşünmek[1] adlı bölümünde anlattığı konuları işlemek istiyorum. Leopold’ün mirasını ise başka bir yazımızda konu edelim.

Aldo Leopold, bu yazısında o dönemlerde pek yaygın olmayan bir düşünce olan doğanın dengesini felsefi açıdan anlatmaya çalışmakla başlar. Dünyanın içerisindeki karşıtlıkları ve uyumsuz görünen unsurların aslında bir uyum içinde yaşadıklarını ortaya koyar ve bunu “yalnızca dağ, bir kurdun ulumasını tarafsızca dinleyebilecek kadar uzun yaşamıştır” şeklinde ifade eder. Yazar bunu bir kurdun ölümüne tanık olduğu anı anlatarak derinleştirir.

Leopold, 22 yaşında genç bir biyoloji mezunudur ve  arkadaşlarıyla ava çıkmıştır. Yüksek bir kayanın üzerinde öğle yemeklerini yemektedirler. O sırada aşağıda kendilerine doğru gelen, önce geyik sandıkları şeyin kurt olduğunu görürler. Dişi kurdun arkasında da altı tane yetişkin genç vardır. O zamanlar kimse bir kurt görünce öldürmeden geçmemektedir. Leopold ve arkadaşları hemen silahlarına davranarak kurt grubuna ateş etmeye başlar. İlk başta tepeden aşağıya isabetli atış yapmada biraz zorlansalar da tüfekleri boşaldığında dişi kurt yerde yatmaktadır. Genç kurtlardan birisi de yaralı bacağını kayalıklara doğru sürüklemektedir. Dişi kurt ölmeden yanına vardıklarında, Aldo Leopold kurdun gözlerindeki “yeşil ateşin sönmekte” olduğunu izler. Bu Leopold’ün daha önce görmediği, ancak dağın ve kurdun bildiği bir şeydir. Leopold itiraf eder; “O zamanlar gençtik ve tetik parmağımız sürekli kaşınıyordu. Daha az kurt demek daha fazla geyik demek diye düşünüyordum. Hiç kurt olmaması ise avcıların cenneti olmalıydı. Ancak kurdun gözündeki yeşil ateşin ölümünü  gördüğümde anladım ki, böyle bir fikri ne kurt, ne de dağ paylaşmıyordu”.

O tarihten sonra da devlet, Wisconsin Eyaletindeki kurtları kökünü kazımıştır. Aldo Leopold ise önce geyik sürülerinin artışını, daha sonra geyiklerin bütün dağlardaki ağaçları ve çalıları yok edişini ve daha sonra da açlıktan ve hastalıktan bütün sürülerin geride kemikler bırakarak mahvoluşunu görecek kadar yaşamıştır. “Geyik sürüsü nasıl kurtların korkusuyla yaşıyorsa, dağ da kendi geyiklerinin korkusuyla yaşamaktadır. Belki de kurtlar tarafından öldürülüp yenilen bir geyik iki ya da üç yılda yerine gelse de, geyik sayısının fazlalığı nedeniyle bozulan bir yaşam alanının eski halini alması on yıllar sürmektedir.”

Leopold bu yazısında dağın yani doğanın, bitki örtüsü, yırtıcıları ve diğer faunasıyla birlikte bir bütün olduğu mesajını vermektedir. Okuyucudan istediği de, ister avcı, ister yönetici, ister politikacı ve ister çiftçi olsun, dağ gibi düşünmesidir.

Geyik sayısını artırmak için kurtların yok edilmesi, geyik sayısını gerçekten de artırmıştır. Ancak aynı zamanda çoğalan geyikler yaşam alanlarındaki bitkileri tamamen bitirerek erozyonun artmasına ve ekosistemin bozulmasına yol açmışlardır. Yiyecek bulamayan ve sürüdeki hastalıklı bireyleri elenmeyen sürü sonunda yok olma ile karşı karşıya kalmıştır. Sonuçta hem ekosistem bozulmuş, hem de elde edilmek istenen sonuç elde edilememiştir. Leopold’ün “Dağ Gibi Düşünmek” yazısı, kısa olmasına karşın, yaban hayatı yönetimi düşünce sistemini çok derinden etkilemiştir. Önceleri yalnızca insan ihtiyaçları doğrultusunda daha etkin kullanım ilkesi ile yönetilen doğal kaynakların aslında insan da dahil bütün bir yaşam sistemi olarak anlaşılması akımı yani bildiğimiz çevrecilik hareketi doğmuştur. Doğaya her şeyiyle insan için yaratılmış bir sebze bahçesi olarak bakan eski anlayış terk edilmiştir. Her bilimsel gelişmenin temelinde olduğu gibi, ekolojik hareketin de temelinde bu düşünce değişikliği yatmaktadır.

Günümüzde ekolojistler ve yaban hayatı biyolojisi uzmanları daha karmaşık ve kompleks analiz sistemleri kullanmaktadırlar. Bir çok modern yönetim sistemi karmaşık bilgisayar modelleri ile çalışmaktadır ve makro düzeyde atmosfer ve bütün organizmaların da dahil olduğu bir denge düşüncesi ön planda tutulmaktadır.

Bugün neredeyse tüm insan faaliyetlerini etkileyen ve ileride de daha fazla belirleyici olacağı düşünülen ekoloji ve çevre düşüncesinin temelinde, Aldo Leopold gibi, Thoreau gibi düşünürlerin katkısı ve liderliği yattığı kabul edilir. Leopold’ün kitabının başka bir bölümünün başlığı olan “Land Ethic” yani doğa ahlakı, yine kendi tanımıyla; “insan ile doğa arasındaki uyum durumudur”.

Aldo Leopold’ün, “Dağ Gibi Düşünmek” yazısının sonunda dediği gibi;

Belki de dağların çok uzun zamandan bu yana bildiği ama insanın çok az anlayabildiği, kurdun ulumasında saklı anlam budur.”

Mehmet Ekizoğlu


[1] Leopold, Aldo.  A Sound County Almanac: And Sketches Here and There. Oxford University Press: New York,  1949. 

2 Nis 2013

Otizm; yaşamın farklı bir penceresi…


Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.
Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.
2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılmasıhedefleniyor.
Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.
Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.
Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.
Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdanbahsedebiliriz.
Otizmin kapısını açmak için ilk önemli adım, erken teşhis. Otizm, yaklaşık bir yaş civarında ilk belirtilerini gösteriyor. Annenin sesi ve gülümsemesi gibi sosyal uyaranlara bebeğin tepkisiz kalması veya tepkilerinde yavaşlık olması, göz teması kurmada zorluklar, motor gelişmede ve taklit becerilerinde gecikme, uyku ve yemek düzeninde sorunlar ilk belirtiler arasında sayılabilir. Çok yaygın bir yanlış kanı, özellikle erkek çocukların geç konuştuğu veya anne/babası geç konuşan çocukların da geç konuşacağı düşüncesi… Ve erken teşhis, otizmli çocuğun gerekli eğitim ve tedavileri alarak hayata katılması için ilk önemli adım.


Eğer çocuğunuz;
Ø  Sizinle ve başkalarıyla göz kontağı kurmuyorsa,
Ø  İsmi söylendiğinde veya çağrıldığında dönüp bakmıyorsa, söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
Ø  Konuşmada yaşıtlarının gerisinde kalmışsa, başkaları ile söyleşiyi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğu varsa, basmakalıp, yineleyici (ekolali) ya da özel bir dil kullanarak garip konuşuyorsa veya konuşması hiç gelişmemişse,
Ø  Gözleri sık sık bir şeye takılıp kalıyorsa,
Ø  Anlamsız gülme veya ağlama krizleri varsa,
Ø  Parmağıyla istediği şeyi işaret ederek göstermiyorsa,
Ø  Oyuncaklara amacına uygun oynamayı beceremiyorsa, yaşıtlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
Ø  Ellerini kanat gibi çırpma, parmak uçlarında yürüme, kendi çevresinde veya eşyalar etrafında dönme, sallanma, çırpınma şeklinde garip ve yineleyici hareketleri (stereotipi) varsa,
Ø  Bir şarkının bir bölümünü tekrar tekrar söylemek, dolapların kapaklarını sürekli olarak açıp kapatmak, ayak parmaklarının ucunda odanın bir ucundan öbür ucuna koşturmak, bazı eşyaları döndürmek veya sürekli sıraya dizmek gibi çeşitli ilgi ve davranış takıntıları varsa,
Ø  Günlük yaşamındaki düzen ve program değişimlere aşırı tepkiler veriyor ve uyum sağlayamıyorsa,
Ø  Kendisine ve çevresine yönelik zarar verici davranışlara sahipse,
vakit kaybetmeden teşhis için uzmanlara başvurmak gerekiyor.
Otizmin tedavisi var mı? Otizm, beş bilinmeyenli bir denklem gibi: Nedenleri tam olarak saptanamadığı gibi tek bir kesin tedavisi de günümüzde “henüz” mevcut değil! Otizm, toplumsal fark, ırk, dil, din gözetmiyor, çocuk yetiştirme biçiminizle veya sosyo-ekonomik koşullarınızla da ilgilenmiyor. Genetik faktörlerin yanı sıra, çevresel koşulların – yanlış beslenme, çevre kirliliği, kimyasal maddeler, yanlış ilaç kullanımı, ağır metaller, aşılarda bulunan bazı koruyucu maddeler vb.- otizmi tetiklediği düşünülüyor.
Otizmde biyolojik tedaviler ile ilgili çalışmalar devam ederken, bugün için kabul edilen en önemli tedavi aracı, erken yaşta verilmeye başlanan yoğun bireysel özel eğitim. Doğal gelişim gösteren her çocuğun kendiliğinden öğrendiği her şeyi, otizmli bir çocuğa özel eğitim yardımı ile öğretmek zorundasınız. Bu durum bazen iğneyle kuyu kazmaya benzese bile, her otizmli çocuk kendine göre bir öğrenme biçimine sahip. Önemli olan, kapıyı açacak doğru anahtarı bulmak.
Bilimsel olarak erken yaştaki çocuk için kanıtlanmış yoğun eğitim süresi haftada bireysel ve grup eğitimi olarak 40 saat. Oysa ülkemizde sosyal güvenlik kapsamında “otizm özel eğitim raporlu” çocuklar içinaylık 6- 12 saat olan özel eğitim süreci, dünya genelinin oldukça gerisinde kalıyor.
Otizmli çocukların mutlaka eğitim sistemi içinde yer almaları gerekiyor. Çünkü eğitim, otizmli birey için her şeyden önce “tedavi” anlamına geliyor. Otizmi diğer engel gruplarından ayıran en önemli fark; erken tanı ve erken bireysel/kaynaştırma eğitimiyle otizmli çocukların sorunlarının büyük bir kısmını aşmaları.
*
Oysa yaşamın gerçeği hiç de böyle söylemiyor size! Oğlum Nazım Özgün ile okul öncesi eğitim, ilkokul ve ortaokul süreçlerinde yaşadıklarımız, ayrımcılık hikayelerinden ibaret.  Otizmli/Aspergerli çocuk, genellikle bilgi eksikliğinden kaynaklanan dirençleri nedeniyle, okul yönetimleri, öğretmenler ve diğer veliler tarafından okulda “istenmeyen çocuk” ilan ediliyor. Kaynaştırma raporlarına rağmen, okul idareleri otizmli kaynaştırma öğrencisinin kaydını almak istemiyorlar. Okul yaşamı esnasında yaşanan sorunların büyük bir kısmını hoşgörü, anlayış ve bilgi yetersizliğinin giderilmesi ile çözebiliriz, yeter ki toplum tarafından yaşamın her anında bizlere dayatılan en büyük “engel” olan ayrımcılığı yok edelim!
Otizmin oldukça karmaşık yapısı, otizmli bireyle birlikte ailesi başta olmak üzere yakın çevresindeki herkesi hayatın tüm evrelerinde etkiliyor. Otizmli bir çocuğun ilerlemesinde en büyük sorumluluk ailelerde, en ağır yük de annelerin omzunda! Otizmden etkilenen bireyin ve ailesinin her şeyden önce yalnız ve ötelenmiş bir hayata mahkum edilmemesi için, özellikle doğal gelişim gösteren çocuk ebeveynlerinin toplumsal yaşamı bizimle paylaşmayı öğrenmeleri gerekiyor.
Oğluşum, benim uğur Böcüğüm, aldığım her nefesin anlamı, yaşam öğretmenim! O’nunla birlikte otizmle mücadele ederken, mutluluğun tek bir bakış veya tek bir kelimeden ibaret olduğunu görme fırsatım oldu. Seslenince dönüp bakması, ağzından tek bir kelime çıkması, ağlayıp öfke krizleri geçirmeden bir tam gün geçirmesi, benimle gezmeye, markete, restorana, sinemaya gidebilmesi, kendini hayatın gündelik akışında veya okul hayatı içinde idare edebildiğini görmek için… yıllarca sabırla bekledim. 
Biz ikimiz,  çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğluşumun annesi olmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok!
Son 8 yılda ailemiz haline gelen otizm topluluğunun içindeki her otizmli çocuk benim de çocuğum, otizmli anne-babalar ise yoldaşım. Onlardan sadece biri olarak diyorum ki, gündelik hayatın içinde karşılaştığınız ağlayan bir çocuğu yargılayıp, annesine laf etmeden önce bir an düşünün. Çocuğunuzun sınıfında otizmli bir çocuğun da olmasının, farklılıkları yaşayarak öğrenecek kendi çocuğunuza da faydası olacağını lütfen unutmayın.
Her yıl Nisan ayı, Türkiye’de otizm adına yeni umutlar, yeni adımlar demek…
Eğer siz de “Otizmin farkındayım, ama fark etmek yetmez, yaşamı paylaşmak gerek!” diyorsanız,  otizmli çocukların ve anne-babalarının seslerine kulak verin, sesimize ses katın, otizmin bilinirliği ve sorunların çözümü için gönüllü destek verin ki, çocuklarımız hep beraber büyüsün !  
Çünkü her çocuk farklılıkları ile yaşamda yer almayı hak eder!
Nisan Dünya Otizm Farkındalık Ayı’nda yaşamı paylaşan herkese yürek dolusu selam olsun!

M. İrem Afşin
Nazım Özgün’ün Annesi
Gönüllü Otizm Aktivisti

OTİZMİ FARK ET, YAŞAMI PAYLAŞ!
Gönüllü Otizm Kampanyası - Felsebiyat Dergisi & M.İrem Afşin 
"Otizmi fark et, fark ettir! Farkında olman yetmez, yaşamı paylaş! Yaşamı paylaşmak, sorunları paylaşmaktır. Ayrımcılık yapma, otizmliye engel yaratma!"
Kampanya Viral Film

4 Oca 2013

ONLARIN YEM DEĞİL; HABİTATA İHTİYACI VAR

Değerli doğa dostları, Kış geldi, yurdumuzun yaklaşık yarısında karlı havalar başladı. Çulluklar çoktan sökün etti. Seterlerin burunları bayram etti. Bıldırcınlar sıcak ovalarda kendilerini otlu tarlalara ve ılık çalılıklara attılar. Ördekler göllerde, sazlıklarda tıkırdamaya başladı.

Keklikler azalıyor mu?

 Keklikler ise malumunuz, yer yer yurdumuzda yaşanan ağır kış şartlarına maruz kalmaktalar. Sebebi, artık günümüzde hayatta kalabilen kınalı ve çil kekliklerin genelde Orta ve Doğu Anadolu’nun zor erişilebilen dağlarında kalmış olması. Buralarda kış şartları çetin geçiyor. Derelerde ve yamaçlarda metrelerce kar birikebiliyor. Haliyle kışın birçok keklik ve tavşan telef oluyor. Ülkemizde kanatlı sayımı, avlak bazında yapılmadığından, kış öncesi kaç keklik vardı, kaçı avlandı, kaçı kış başında sağ idi, kaç tanesi de bahara çıktı bilemiyoruz.

Ülkemizdeki kekliklerde, bölgeden bölgeye ve sezondan sezona yumurtlama oranı, yumurtalardan sağ civciv çıkma oranı ve bunların sağ kalma oranını da bilememekteyiz. Dolayısıyla “ülkemizde keklik popülasyonu avlanma nedeniyle azalmaktadır” veya “keklikler esas ağır geçen kış şartları nedeniyle ölmektedir” gibi kesin yargılarda bulunamıyoruz.

Uzun lafın kısası, Türkiye’de keklik sayısı artıyor mu yoksa azalıyor mu bilemediğimiz gibi, azalıyorsa bunun neden meydana geldiğini de bilemiyoruz. Ancak bazı yerel ve “kör” tahminler yapılabilir. Bazı yörelerde avlanmadan dolayı keklikler azalırken, bazı yörelerde tarımsal ilaçlar, bazı yörelerde de karlı mevsimler kekliklerin sayısını azaltmaktadır. Kimse hangi sebebin öne çıktığını bilememektedir. Doğru düzgün bilimsel bir sayım ve izleme yapılmadığı sürece de bilebilmek mümkün değildir. Kekliklerin sayısını azaltan ve çoğaltan faktörün ne olduğunu tam olarak bilemezseniz ancak “el yordamıyla” tedbir alabilirsiniz. Bu nedenle MAK Toplantılarında alınan, limitler, bölgesel yasaklar ve tarihlerin hiçbir dayanağı yoktur, yaban hayatı popülasyonları üzerinde hiçbir etkisi de yoktur. Olması da mümkün değildir. Zira avlak bazında limit koymak imkânı henüz ülkemizde bulunmamaktadır ve avlak kontrolü de yapılmamaktadır. Hadi itiraf edelim, doğru dürüst hiçbir kontrol yapılmamaktadır.

 Şu bizim yemleme efsanesi

Bu işi böyle ifade ettikten sonra, şu meşhur “yemleme” meselesine gelelim. Ben vaktiyle “Yemleme Efsanesi” adında bir makale yazmıştım. Bu makalemde yemlemenin yaban hayatına hiçbir faydası olmadığını, dahası zararı bile olabileceğini yazmıştım. Makaleyi o zamanlar yayımlanmakta olan Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün “MAVİ YEŞİL” adlı dergisine göndermiştim. İşlerine gelen birkaç makalemi yayımlamış olan dergi yetkilileri, bu makalemi yayına koymadılar. Zaten birkaç ay sonra da dergi yayın hayatını tamamen sonlandırdı. Şimdi uzun uzun bu yemlemenin zararları konusuna tekrar girmeyeyim, isteyen makaleyi(http://mehmetekizoglu.blogspot.com/2008/10/ki-yemlemesi-efsanesi.html)  tekrar okuyabilir.

Yemleme politikacıların yaptıkları şovlar gibi, bizim camiamızın güzel bir şovudur. Bakanlık da aynı şekilde politika yapıyor. Kamuoyunda avcıların itibarını yükseltmek adına yararlı denilebilir tabii ki. Ancak işi bilenlerin nazarında fazla bir kredi getirmediğini de ifade etmek istiyorum. Asıl meselemize de buradan giriş yapmak istiyorum.

Habitat habitat habitat…

Epeyce bir süredir yazılarımda ifade etmeye, öneminin altını çizmeye çalışıyorum. Habitat dediğimiz yaban hayvanlarının yaşama alanları ve bu alanların büyüklüğü ve kalitesi, yaban hayvanlarının hayatta kalma ve çoğalma oranlarında rol oynayan başlıca etkendir. Bu kışın da böyledir, yazın da böyledir. Kuraklıkta da önemlidir, tipi fırtınada da önemlidir.

Yaban hayvanları kışın sıkıntı yaşamaktadır, bu doğru. Ancak yaban hayvanları biyolojik olarak kışa hazırlanmakta ve kışın ya diyetlerini değiştirmekte veya daha önceden vücutlarına depo ettikleri enerjilerini kullanmaktadırlar. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, sülünlerde vücuttaki yağ oranı en yüksek noktasına Ocak ayında ulaşmaktadır. (Kaynak: Beckers, Jesse, Kuzey Dakota Yaban Hayatı Biyologu, Pheasants Forever)

Çoğunlukla tüm yaban hayvanları kış şartlarında hareketliliklerini azaltmakta ve daha az enerji yakmaktadır. Malumunuz, eş bulma, eş için diğer adaylarla rekabete girme, üreme ve yavru büyütme gibi enerji gerektiren işler genellikle kış aylarından arta kalan diğer zamanlarda gerçekleştirilmektedir.

Asıl problem saklanmak!

Kışın yaban hayvanlarını zorlayan en önemli husus, yiyecek bulmak değil, saklanmaktır. Yırtıcılardan korunmak için arazi şartlarını ve bitki örtüsünü kullanan keklik, çil keklik ve sülün gibi yaban hayvanları kışın oluşan yeni şartlarda bu saklanma imkânlarının önemli bir bölümünü kaybetmekte ve yırtıcıların etkilerine maruz kalmaktadır. Kendileri de bizatihi zorluk yaşayan yırtıcılar, bu devrede daha sert avlanmakta ve avlarını zorlamaktadır. Habitat burada önem kazanmaktadır. Zira habitatın bir işlevi, yaban hayvanlarının beslenmesini sağlamak ise, belki de daha da önemli iki diğer işlevi de onlara yuva ve saklanacak yer temin etmektir.

Her mevsim yeşil kalan ağaç ve çalılıklar, sık yapısı sayesinde kar ve soğuğu geçirmeyen ve saklanacak yer temin eden çalılar, makiler bu aylarda sülüngiller için en hayati yerleri teşkil etmektedir. Bu nedenle, yaban hayvanlarının daha yüksek bir oranda kışı geçirme ve hayatta kalma oranını elde edebilmek için en önce biz avcılar tarafından yapılması gereken husus, daha fazla habitatı yaban hayatı için ayırmak ve bu habitattaki yaşam koşullarını yaban hayvanlarına barınak sağlayacak şekilde iyileştirmektir. Buna da biz kendimiz el yordamıyla değil, yaban hayatı biyologlarının yardımları sayesinde yapabiliriz.

Nasıl yapacağız?

Değerli doğa dostları, Yıllardır, ülkemizdeki uygulamalardan artık öğrenmiş olmamız gerekiyor. Sülün salmakla ülkede sülün nüfusu artmıyor. Keklik salmakla keklik çoğalmıyor. Dağlara gidip iki hafta ot atmakla, yol kenarlarına buğday dökmekle bu iş olmuyor.

Nasıl olacak?

Bunu işin uzmanlarına sormamız gerekecek veya azıcık dizimizi kırıp bu işi kitabından öğreneceğiz. Kitabın adı, yaban hayatı biyolojisi… Doğayı en iyi avcılar bilir deyip kendi kendimizi kandırmayacağız. Bakanlığın yaptığı yanlışlara ortak olmayacağız. Habitatı ve habitat çalışmalarını gündemimizde yukarılara alacağız. Yaban hayvanlarının kışını, kuraklığını, suyunu, yuvasını velhasıl her ihtiyacını düşünerek habitat şartlarını iyileştireceğiz. Biraz dersimizi çalışacağız. Herkese iyi bir kış sezonu ve keyifli avlarda rastgele!

18 Oca 2012

BÜYÜK MENDERES’İN BİTMEYEN ÇİLESİ


Hiç lafı dolandırmayalım, yağmur yağdı, Menderes taştı. Söke Bağarası ovası göl oldu. Denizli’de taşkın koyunları önüne kattı, götürdü. Haberlere konu olmadı ama sedde yapılmış olan yerlerde de 3-4 yerde seddeler patladı ovaları su bastı.

Islah teranesi

Herkes feryadı bastı, Menderes ıslah edilsin, dereler ıslah edilsin. 20 yıldır hem Menderes ıslah ediliyor, hem de dereler ıslah ediliyor. Trilyonlar harcandı bu ıslaha. Geçen senelere kadar Çine Barajı bitirilsin, deniyordu. Çine Barajı da bitirildi, Menderes hala taşıyor, hala tarlalar göl..!

Ne ziraat odalarının aklına geliyor, ne yeni DSİ 21. Bölge Müdürümüzün aklına… Acaba bir şeyleri yanlış mı yapıyoruz?

Her yağmur yağdığında Menderes taşıyor, maddi zararlara yol açıyor.

Acaba biz Menderes’e yeterli yer vermiyor muyuz?

Batı Anadolu’nun en büyük nehrine geçerken bir bakın…

Her iki tarafı duvarlarla çevrilmiş, iki sedde arasına kıstırılmış, son santimine kadar tarlaların tehdidi altında, zavallı Büyük Menderes’imizi bir görün…

Böyle büyük, böylesine güçlü ve kadim bir nehir, böyle cendereye sokulmaya çalışılırsa ne olur?

Her sene işte böyle “taşkın” olur.

Islah ile olmuyor

Artık bunu anlayın ey muhtarlar, ey ziraat odaları… Islah ile olmuyor! Dereleri ıslah edeceğiz diye kanal haline getirince suyun debisini ve gücünü artırıp taşkına yol açıyorsunuz. Büyük Menderes Nehrini daraltıp sedde çekince su aşağı ovalarda büyük bir güçle patlıyor.. Bunu anlamak için mühendis olmaya gerek yok…

Artık Büyük Menderes’e hakkı olan yeri verme zamanı gelmedi mi? Hem kirlilik için, hem yer altı suları için, hem de doğa için artık nehre daha fazla yer vermemiz gerekiyor. Biraz daha göl, biraz daha sulak alan, biraz daha anlayış göstermemiz gerekiyor. Artık Büyük Menderes’in doğal taşkın yatağını işgal etmekten vazgeçmeli ve geri çekilmeliyiz.

Büyük Menderes bizden önce de buradaydı, antik devletler ona Meandros adını vermeden önce de buradaydı. Biz pamuğu, darıyı, domatesi öğrenmeden önce de o buradaydı. Biraz daha saygı göstermenin zamanı gelmedi mi? Büyük Menderes’in çilesi ne zaman bitecek?

Mehmet Ekizoğlu

9 Oca 2012

SUYU DEF ETMEK!



Bildiğiniz gibi memleketimiz Aydın'da derelerin büyüklerine çay denir. Karacasu Çayı, Çine Çayı, Akçay gibi, Dandalaz Çayı gibi.

Çaylar dağlardan gelen kar suyunu Büyük Menderes'e taşır, ovamızı bereketlendirir, hedefine varıncaya kadar tarlaları sular, bahçelere su verir, iklimi değiştirir, barajları doldurur, taşkını önler ve en önemlisi de yer altı sularını besler.

Sulama işlevini zaten biliyoruz, ama pek bilinmeyen işlevlerinden ikisi taşkınları önleme ve yer altı suları besleme işleridir. Yer altı suları en çok çaylardan, derelerden ve göllerden beslenmektedir. Çaylarımız su taşıma kapasiteleri ile doğal taşkın önleme vasıtalarıdır.

Taa ki...

Biz onları "ıslah" edinceye kadar...

Çaylar, dereler ıslah edilince ne yer altı sularını besler, ne taşkını önler, ne de sulama vb gibi ihtiyaçlara yanıt verir. O zaman çay ne olur? Kar, yağmur yağıp su geldiğinde, bir an evvel bu suyu erozyonlu bir şekilde Büyük Menderes'e boca edip, sudan "kurtulmamıza" yararlar.

Gittiği yerde, yani Büyük Menderes Nehrinde de büyük bir basınçla patlayan bı ıslah edilmiş çaylar, ovadaki taşkın riskini artırmaktadır.

Ekteki resim, ıslah edilmiş Yenipazar Koca Dere çayıdır. Görüldüğü gibi, üst taraflarındaki suyu tutan genişlemeler, fiziki şekilleri kaldırılmış ve duvar örülmüştür. Bu şekilde dağdan gelen erozyonlu, alüvyonlu sel suyu aynen Büyük Menderes'e doğru son sürat "def" edilmektedir.




Çözüm, Büyük Menderes için önerdiğimizin aynısı: Nehir İçin Yer (Room for River) yaklaşımı.

Çaylar genişletilmelidir. dar duvarlar kaldırılmalıdır.

Çevrelerine güvenlik amaçlı setler yapılabilir, ancak bu gölleme yapmasını engellemeyecek kadar geride olmalıdır.

Çay bir taşkanal haline getirilirse saatli bombaya döner.

Zemin kapatılmamalıdır. Suyun emilmesi oranı artırılmalıdır.

Küçük çapta hızı azaltıcı vejetasyona izin verilmelidir.

Tansiyonu azaltıcı göletler yapılmasına izin verilmelidir.

Çay nehire kavuşmadan önce mümkün olduğunca suyun yayılmasına dikkat edilmelidir.

Toplum olarak suyla barışmamız lazım. Buna en doğal, en küçük ve en evcil olan çaylarımızdan başlayabiliriz.

Mehmet Ekizoğlu

25 May 2011

MAK NE YAPACAK?

Değerli dostlar,

Merkez Av Komisyonu (MAK) toplantısı yaklaştı. Bu sene 18 Haziran tarihinde yapılacak. Zannederim 12 Haziran’da yapılacak olan genel seçimler üzerinde etkili olmasın diye bu tarihe aldılar. Yani MAK Kararlarını kimsenin beğenmeyeceği baştan belli …

Avcılar olarak bu sene pek bir yavaş görünüyoruz. Harekete geçmekte geç kaldık. Eskiden dergiler hareketlenir, yemekler tertiplenirdi. Bölge temsilcileri kafalanmaya çalışılırdı ki, aman toplantıda avcılardan çatlak (!) ses çıkmasın. Hepsi Federasyonun dümen suyunda seyretsin diye.

Yaban TV hareketli…

Yine de münferit bazı yazarlarımızın konuya değindiğini, öngörülerini ve beklentilerini avcılarla paylaştığını görmek mümkün. Yaban TV kanalı “MAK Özel” adlı bir program başlattı. Deneyimli avcı Sayın Halil Gülçur’un sunumuyla ekrana gelen programda, avcılardan görüşlerini SMS ve e-posta ile iletmeleri isteniyor ve bu görüş ve taleplerin “Ankara’ya iletileceği” belirtiliyor.

İyi niyetlerle hazırlanan program kapsamında iletilen taleplere bakıldığında, avcıların en önemli isteğinin “Mart ayında ördek avlamak” olduğu anlaşılıyor. Bugüne kadar ifade edildiği gibi, avlanma günü, avlanma limitleri, MAK Kararlarının dayanakları avcılar tarafından SMS’lere konu edilmemiş görünüyor. Bahar ördeğine tüfek atsalar, MAK onlara dünyaları vermiş olacak.

Sayın Arpaz’ın yazısı
Aynı kanala ait internet sayfasında yazan Sayın Mehmet Arpaz da “MAK’ta bu sene ne olur” başlıklı yazısında ümitsiz bir öngörüde bulunuyor ve fazla bir şeyin değişmeyeceğini söylüyor. Seçim tarihine bağlı olarak toplantı tarihinin değiştirilmesine dikkati çeken Arpaz, toplantının “avcılarla Bakanlık arasında Türkiye’nin en büyük derbisi” olduğu yorumuyla “var mı avcıların gol attığını gören?” diye soruyor.


Sayın Arpaz, bu ilginç yazısında, dünyanın her yerinde, haftanın her günü av yapıldığı efsanesini tekrarlıyor ancak zannederim bunu söylerken özellikle gelişmiş ülkelerde avlakların girişinin, avlaklarda avlanabilecek toplam av sayısının ve avcı sayısının kontrol altında olduğunu belirtmesi de gerekiyor. Tüm bunlar sağlanmadan, mevcut uygulamanın da, avcılığın haftanın her günü serbest olmasının da yaban hayatına onarılmaz zararlar vereceğini ifade etmek benim Anadolu toprağına ve yabanına borcumdur. Avcılarımızın da tek derdi sınırsız avlanmak olmamalıdır diye düşünüyorum.

Sayın Arpaz, bugüne kadar yapılan MAK toplantılarının hiçbirinin bilimsel bir kayda dayalı olarak yapılmadığını söylerken son derece haklıdır. Bu hususta Bakanlık birinci derecede sorumlu ve kabahatlidir. Ellerinde bir veri yoksa kafadan uydurma hükümlerle av ve yaban hayatını yönetiyormuş gibi yapmamalıdırlar.

Sayın Arpaz’ın yazısında, katılmadığım bir husus ise “çil kekliğin kınalı kekliğin yaşam alanlarını işgal etmesi, boğması” yargısı olmuştur. Yuva yaptığı, beslendiği, yayıldığı ve saklandığı yerler birbirinden farklı olan bu iki türün birbirini boğması veya diğerinin aleyhine yaşam alanını genişletmesinin pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Sayın Arpaz bu yargısını bir araştırma ile desteklememektedir. Eldeki veriler ise bu iki türün yaşam alanlarının birebir örtüşmediğini göstermektedir. Habitat koşulları da değişmediğine göre, Sayın Arpaz’ın iddiası havada kalmaktadır.

İnternet avcıları
Avcıların rağbet gösterdikleri internet sayfalarında ise bahar mevsimi olması hasebiyle, köpek yarışmaları telaşının ve piknikler vasıtasıyla hasret gidermelerin devam etmek olduğunu görüyoruz. Avcı siteleri henüz konuya adapte olamamış görünüyorlar. Bu sitelerin birçoğunda yorum yazan avcılarımızın MAK ile ilgilerinin, kararlar yayımlandıktan sonra ortaya çıkacağını da belirtmek gerek.

Doğa Derneği
Bu sene eğer temsilci olarak çağırılırsa, Doğa Derneği’nin eskisi kadar MAK Toplantısına hazırlık yapamayacağını düşünüyorum. Zira Doğa Derneği Başkanı ve önceki senelerde MAK Üyesi olan Sayın Güven Eken, bu yıl Türkiye Su Meclisi’nde aktif rol üstlenmiş durumda ve halen “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” konulu bir yürüyüşte yer alıyor. Anadolu’nun su kaynaklarının bilinçli kullanılmasını, HES, termik santral ve maden yatırımlarıyla doğanın bozulmamasını talep eden bu hareketi ben de yürekten destekliyorum. Avcılarımızın da bölgelerindeki temsilcilere ulaşıp destek vermelerinin, avlaklarımızın geleceği açısından hayati önem taşıdığını düşünüyorum.

Her ne kadar hazırlıksız da olsa, bu yıl da çevre koruma amaçlı sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin, sayıca az olmalarına karşın avcıların görüşlerine baskın geleceklerini tahmin etmenin zor olmayacağını düşünüyorum.

Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu

Ülkemizde atıcılığın resmi üst kuruluşu olan Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu’nun resmi internet sayfasında MAK Toplantısına ilişkin bir duyuru, bilgi veya hazırlık bulunmamaktadır. Bu sene de, her zaman olduğu gibi, spontane toplantıların yapılması, avcı üyelerin toplantıdan bir gün önce yönlendirilmesi muhtemeldir diye düşünüyorum. Federasyonun internet sayfasındaki Başkan Latif Aral ALİŞ imzalı bir duyuruda, 2-5 Haziran tarihleri arasında Bursa’da yapılacak olan Fuar kapsamında, Avrupa Avcılar Birlikleri Federasyonu (FACE) ve Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu (TAF) işbirliği ile “Avcılık ve Av Hayvanları Yönetimi açısından Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Anlamı” konulu Avrupa Sempozyumu düzenleneceği ve bu sempozyumun bir ilk olacağı duyurulmaktadır. Konunun çekiciliği ve katılımın genişliği dikkati çekmekte olan bu sempozyumda, avcılarımızın “Avrupa’da av her gün serbest” ve “Göçmen kuşlar konserve yapılıyor” önermelerinin doğru olup olmadığını görmelerini diliyorum.

Ülkemizdeki avcılıkla ilgili diğer sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin/kulüplerin MAK Toplantısı hakkında kamuoyuna duyurdukları herhangi bir görüş/etkinlik veya hazırlıkları bulunmamaktadır.

Benim tahminim ise geçen yıllardakine benzer, tartışması, dedikodusu bol, havanda su döven, klasik bir MAK Toplantısı yaşayacağımızdır.

Nasıl olmalı ya?
O da başlıbaşına bir ÇALIŞTAY konusu olmalıdır. O zamana kadar havanda su dövmeye devam edeceğiz ve kaybeden her zamanki gibi Anadolu’nun yaban hayatı olacak.

Mehmet Ekizoğlu