18 Kas 2009

HERKES İÇİN YABAN HAYATI

Yaban hayatı nedir?

Yaban hayatı bilimsel yayınlarda genellikle ve geniş anlamıyla, insan kontrolü dışında yaşayan canlıları ifade etmektedir. Bilimsel anlamı ile düşünüldüğünde bu kavram içerisine, kuşlar, sürüngenler, memeliler, deniz canlıları ve böcekler (bir yaklaşıma göre yaban bitkileri de) dahil olmak üzere bir çok canlı ailesi girmektedir. Yine buna göre bizim gibi bilim ile doğrudan uğraşmayan kişiler için yaban hayatının ifade ettiği kuşlar ve memeli hayvanlar anlamı biraz dar kalmaktadır.

Kime göre?

Biz derken, sokaktaki vatandaş olmasa da, yaban hayatını okulunda okumamış ancak ilgisi, hobisi veya sevgisi gereği (ya da bunların tümü birden) yaban olan şeylere ilgi duyan kesimi kastediyorum. Bu kesim içerisine, çevreciler, avcılar, kuş gözlemcileri, doğa fotoğrafçıları ve daha bir çok meraklılar girmektedir. Görüldüğü gibi, bilimsel olsun ya da olmasın, yaban hayatına ilgi duyanlar oldukça geniş bir yelpazede yer almaktadır.

Herkesin yabanı kendine midir? Örneğin kuş gözlemcisine göre bir saka kuşu karlı bir günde yaban hayatının en ilgi çekici ya da önde gelen temsilcilerinden birisi olabilirken, aynı günde bir avcı için bu temsilci, kar üzerinde belirgin ayak izleri bırakarak dolaşan bir tavşan olabilmekte; doğayı bir objektiften görmeyi sevenler için kelebekler ne kadar ilginç görünüyorsa, çok nadir görülen bir kelebek diğer kesim yaban hayatı tutkunlarında aynı derecede heyecan uyandıramayabilmektedir.

Yorucu bir günün sonunda, av hayvanlarını görüp de bunlardan herhangi birini avlayamamış olan avcılardan çoğu zaman "en azından yaban hayatını gördük" anlamında cümleler duymuşumdur. Buna karşın, böceklerin gizli yaşamına ilgi duyanlar için heyecanlanmak için bu kadar yol gitmeye ve gözleri yormaya gerek yoktur. Onlar için arka bahçede yaban hayatı en büyük belgesel filminin setini kurmaktadır.

Yurtdışında bulunduğum bir sırada, eski dergilerin satıldığı rafları karıştırırken BBC’nin yaban hayatı ile ilgili dergisinin eski sayılarından birisini bulmuştum. Tamamen orangutanlara ayrılmış olan bu sayı, yaban hayatı denince sülün ve geyik fotoğrafları bulmayı bekleyen beni pek bir hayal kırıklığına uğratmıştı.

Peki ya suda yaşayanlar?

Balıklar da yaban hayvanı mıdır? Hayvan derken sadece kara hayvanlarını kastedenleri ayıralım. Önemli sayılabilecek bazı ayrımlarda balıklar yaban hayatı kavramının içerisinde yer almamaktadır. Örneğin Amerika Birleşik Devletlerinin konuyla ilgili kuruluşunun adı belirlenirken, U.S. Fish and Wildlife Service (Birleşik Devletler Balıkçılık ve Yaban Hayatı İdaresi) gibi bir isim konularak denizde yaşayan hayvanlar, yaban hayatından ayrıymış gibi düşünülmüştür[1]. Daha doğrusu Yaban Hayatı İdaresi olarak düzenlenen yasayı onaylarken, zamanın Amerikan Başkanı Franklin D. Roosevelt, su canlıları ile iştigal eden bilim adamlarının ve biyologların gönlünü almak için isme bir de “Fish” eklemeyi uygun bulmuştur.

Ülkemizde de durum bu şekildedir. Hatta daha da gariptir. ABD’de en azından iç sularda yaşayan yaban canlıları ile karada yaşayan yaban hayvanları aynı idarenin yönetimindedir. Ülkemizde ise kavramlarda bile sorun vardır. Ülkemizde suda yaşayanlara “su ürünleri” denilir. Yabani alabalıkları üreten birisi olmadığına ve olmayacağına göre bu kavram, suda üreyenler gibi müstehcen sayılabilecek bir anlama mı atıfta bulunmaktadır? Tabii ki öyle olduğunu zannetmiyoruz.

Suda yaşayan canlıları, kereviz, ıspanak gibi ürün olarak düşünen büyüklerimiz bunlara su ürünleri adını vererek ilgili canlıların idaresini Tarım ve Köyişleri Bakanlığımıza vermişlerdir. Böylelikle diğer yaban hayatı ile ilgilenen Bakanlığımızdan farklı bir de Tarım ve Köyişleri Bakanlığımız bulunmaktadır. Bu nedenle bizde daha garip diyorum.

Av ve Yaban Hayatı İdaresi

Peki ülkemizde “su ürünleri” dışında kalan yaban hayatı için durum nedir?

Kanun ile ülkemizde doğa ve yaban hayatı konuları Çevre ve Orman Bakanlığı görev ve yetki alanına verilmiş bulunmaktadır. Bakanlık yaban hayatı ile uğraşma işini, DKMP şeklinde kısaltılan, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile halletmektedir. Bu halletme ifadesini biraz alaylı bulabilirsiniz. Lütfen bir daha düşünelim.

Ülkemizde tüm doğanın korunması gibi geniş bir konu ile hem arazi olarak büyük, hem de yönetimi zor milli parklar konusu birlikte, bu hem bütçesi dar, hem de elemanı az Genel Müdürlüğün görev ve yetki alanında bulunmaktadır.

Genel Müdürlüğümüz; av hayvanlarının envanterinin çıkarılması ve izlenmesi, sokak hayvanlarının izlenmesi, diğer hayvanları korumaya ilişkin mevzuat hükümlerinin yerine getirilmesi, av turizminin yönetilmesi, örnek avlaklar kurulması, ihalesi ve işletilmesinin denetimi, hayvan deneyleri işleri, milli parklarla ilgili işler, tabiat parkları ile ilgili görevler, tabiatı koruma alanları, ülkemizin sulak alanlarının korunması ve yönetimi, konuyla ilgili uluslar arası sözleşmelerin uygulanması, mesire yerlerinin yönetimi gibi işlevleri yerine getirmekle görevlidir[2].

Görüldüğü üzere, sözkonusu Genel Müdürlüğe yüklenen görev ve sorumluluklar, bir Bakanlığın bir Genel Müdürlüğünü aşan, belki de ayrı ve daha kapsamlı imkanlara sahip bir kurumun varlığını gerektiren işlevlerden oluşmaktadır.

Genel Müdürlük çalışanları bir yandan bir yaban hayatı biyologu gibi çalışarak yaban hayvanı envanteri çıkarırken, aynı zamanda bir hukukçu gibi çalışarak Kamu İhale Kanununa uygun ihale yapabilmek için gayret sarf etmektedirler. Merkez teşkilattaki bürokratik işlemlerin ve yapılması gereken koordinasyon görevinin yeterince ağır ve yorucu olmasının yanısıra arazideki kontroller, taşra görevleri, denetim ve uygulamalar da aynı görevlileri bekleyen diğer işlevlerdir.
Buradan hareketle, son derece zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip ve birbirinden çok farklı habitatlarda, paha biçilmez nitelikte ender yaban hayatına sahip ülkemizin bu alanda olması gerekenden çok daha az ilgiyi, bütçeyi, harcamayı ve desteği vermekte olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

Adetten olduğu üzere, Batı ülkelerinde bu tür işlevlerin, nispeten özerk yapıya sahip, geniş yetkili, personel ve mali olanaklar açısından tam donanımlı ayrı kurumlar tarafından yerine getirildiği hususunun bir kere daha altını çizmek isterim.

Uzun süredir yaptığımız gibi, ters giden her şey konusunda devleti eleştirmek geleneğimize bir nefes ara verip, Genel Müdürlüğümüzün imkanları ölçüsünde bu kadar hizmet verebildiğini ve personelinin elinden gelenin en iyisini yapmakta olduğuna inandığımı söyleyerek mevzuyu kapatayım.

“Yaban eksikliği”

Yaban hayatı ülkemizde artık gitgide daha çok insanın ilgisini çekmektedir. Ne var ki, bu ilgi artışı, şehirleşme hızının ve buna bağlı insanlarımızın doğadan kopuşunun yanında pek zayıf kalmaktadır. Çevre sorunlarına gereken önemin verilmemesinin, hayvanlara karşı şiddet olaylarının artmasının, gençlerin eğitiminde dikkat sorunlarının, madde bağımlılığında ve sosyal uyumsuzluklardaki artışın nedenleri arasında “doğa eksikliği” olarak özetleyebileceğimiz, endüstri devrimi sonrası metropol yaşam tarzının olduğu sosyologlarca kabul edilmektedir[3].

Devlet yetkililerimizin, ülkemiz gençliğinin ellerden kayıp gitmesine neden olan bu olumsuz trend konusunda tedbirler alması gerekmektedir. İlginç bir şekilde, yaban hayatı korunmasının ve idaresinin önemsenmesi aynı zamanda, gençlerin eğitiminde daha sağlam temellerin esas alınmasını ve sosyal yapımızı kemiren olumsuzlukların tedavisinde yeni yollar keşfetmemizi de sağlayabilecektir.
Örneğin, sulak alanlarımıza daha fazla ilgi, personel ve bütçe sağlayabilecek olan devletimiz, bu yolla gençlere doğaya daha fazla imkanı verebildiğini ve bedenen ve zihnen sağlıklı, düzgün düşünme ve değerlendirme yetisine sahip gençlerin yetiştirilmesinde de önemli bir adım atmış olacaktır. İster eline çifte alsın, isterse fotoğraf makinesi, doğada yabanı arayan gençler bir yandan da doğru karakteri arama yoluna girmiş olacaklardır.

Gönüllü kuruluşlarımız da çabalarını ve imkanlarını yönlendirebildikleri ölçüde geleceğimize katkı yaptıklarını fark edeceklerdir. Bu bakımdan sivil toplum kuruluşlarının, avcı kuruluşlarının, doğa derneklerinin, kuş gözlem gruplarının “daha fazla yaban” için çabalarını seferber etmelerinde büyük yarar olduğunu düşünüyorum.


-----------
[1] http://www.usfws.gov/ ABD Balıkçılık ve Yaban Hayatı İdaresi web sayfası.
[2] http://www.milliparklar.gov.tr/ Çevre ve Orman Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü web sayfası.
[3] Louv, Richard, Last Child in the Woods, algonquin paperbacks, 2005.
Poole, William, The Nature of Nature-Deficit Disorder, A Conversation with Richard Louv, Land&People Dergisi 2007 Sonbahar Sayısı

16 Eyl 2009

ASIL ZOR OLAN İNSANLARI İDARE ETMEK

Eski bir söz var, sizin anlatma beceriniz, karşınızdakinin anlama kabiliyeti ile sınırlıdır derler. Bugüne değin hep bu ikilemden muzdarip oldum. Ya benim anlatma becerim gerçekten de sınırlı, ya da yukarıdaki sözde mühim bir doğruluk payı var. Kendimi ifade etmede zorluk çekmedim bugüne kadar, ancak hep anlaşılmamaktan şikayetçi oldum. Acaba söz anlatmaya çalıştığım kitlelerde mi bir eksiklik var diye düşünüyorum. Kendisini temize çıkarıp kitleleri itham etmek de kibirin yeni hali olsa gerek, Allah korusun.

Makalelerimde genelde doğa sorunlarından, yaban hayatı idaresinden ve avcılıktan bahsettim ya, okuyan da genelde bu işlere ilgisi olanlar oldu zannederim. İlgili devlet kurumlarına da görüşlerimi nazik dilekçeler halinde göndermedim değil, ama bir cevap vermediklerine göre bu yazılarımın oralarda geniş bir okuyucu kitlesine sahip olmadığını düşünmek pek de yanlış olmaz.

Yazılarımı okuyanlar avcılık ile uğraştığını söyleyenler olduğunda, öncelikle “benim neci olduğum sorgusu” ile karşılaşıyorum genelde. Öyle ya, eğer avcı isem neden bu lafları edeyim? “Limitsiz av, sınırsız av günleri” isteyeceğim yerde, “aman kontrollü avlak, aman limitler artırılmasın” diyormuşum? Avcı dediğin her zaman daha çok vurmanın yolunu aramaz mı?
Çevre sözünü dillerinden eksik etmeyenlerin yazılarımı okuyabildiğini zannetmiyorum. Avcılığın olumsuz etkilerinden bahseden yazılarımı bile, içinde avcılık kelimesi geçtiği için tiksintiyle reddeden bir “güruh”un varlığından haberdarım. İnanılmaz ama gerçek... Böyleleri var.

Yine de “anlaşılmayı dilenmek” yerine bildiğim gibi devam edeceğim. Kalan üç beş “persona non grata” ile beraber onuncu köyde, doğru bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz.

Şimdi de bu “yabancı hayranından” son haberleri okuyacaksınız.

Şu Amerikalı avcılar garip insanlar... İşlerine bakacakları yerde, yüzlerce domuz vurup ödül almak yerine, paraları dağa taşa döküyorlar. Yaban hayatına habitat sağlayacaklarmış. Durduk yerde kendileri avcılığa kurallar getirilmesini istemişlerdi geçmişte. Şimdi de bazı kuralların sıkılaştırılmasını istemişler. Bakın şu akılsız ecnebilere (!)... Buyurun okuyalım:

ÜVEYİK SAYISINI ARTIRMAK İÇİN LİMİTLER GEREKİYOR

Kuralların esnetilmesinden bu yana üveyik avı çok değişti. Bazı endişeli avcılar, kuralların sıkı olduğu zamandaki gibi yarım günlük av gününe ve diğer kısıtlamacı uygulamalara dönülmesini istiyorlar.

Indiana Eyaletindeki Blue Grass Balık ve Yaban Hayatı Bölgesi, bu sezon hem yarım gün avlanma düzenini hem de avcı sayısını sınırlamayı aynı anda denedi. Sonuçlar kendini hemen gösterdi: kuşların sayısı çok fazlaydı ve hem güvenlik açısından hem de avın kalitesi açısından avcılık da daha iyiydi. Bölgenin Müdürü Nate Levitte bu şekildeki bir programı uygulamaya karar verdiğinde büyük risk almıştı, ancak sonuçlar çok etkileyici oldu.

Sezonun ilk 10 günü çekilişle yapılan avlara ve genç avcılara ayrılırken, kamuya açık av daha sonra başladı. Av için uygun olmayan günler ve yarım av günü uygulaması, üveyiklerin bölgede durmasını ve beslenmesini sağlarken daha sonra genel avcılığın başlaması, bütün gün avcılığın başlaması nedeniyle avcı sayısı arttı ve kuşlar bölgeden ayrıldı.

Kontrollü avcılık uygulaması başlamadan önce avcılar bölgeye yığıldığı için üveyik avı en çok iki gün sürüyordu. Aynı senaryo, Eyalette Slough’s Balık ve Yaban Hayatı Bölgesi’nde de görülebiliyor. Burada avcı sayısında sınırlama yok, ancak av sabah saat 11:00’da başlıyor. Avın üçüncü günü bölgede çok az kuş ve buna göre çok az avcı görülüyor. Buradan çıkarılacak sonuç, herhangi bir yerde kamuya açık av sahalarında av bölgesinde av bitmeden önce ancak birkaç gün av yapılabiliyor.

Çoğu özel arazilerde avlanırken, arazi sahipleri avcı sayısını sınırlamakla kalmıyor, aynı zamanda en erken 10:00 olmak üzere öğle sıralarında avı başlatıyor ve tüm avı öğleden sonra saat 4:00 gibi bitiriyor. Bazı arazi sahipleri, bütün gün süren sınırsız avların geçmiş yıllarda olumsuz etkilerinden başka bir şey görmediklerini belirtiyorlar.

Yapılan anketler, çoğu avcının İşçi Günü tatilinin sezon açılışından sonraya denk gelmesinden mutlu olduğunu gösteriyor. Tatil olduğunda, bir çok avcı iyi yerlere hücum ediyor ve kalabalık gruplar avda güvensiz bir durum yaratıyor. Sezon açılışında avcıların yüksek sayılarda avlaklara hücum etmesi durumunda özel arazi sahipleri arazilerini ava kapatıyor ve sorunlarla uğraşmamayı yeğliyor.

Bir arazi sahibinin dediği gibi, “yaban hayatını idare etmek kolay ama insanları idare etmek asıl zor iş

Makale aslı: Potter, Phil, Limits needed to multiply doves, 13 Eylül 2009, http://www.courierpress.com

26 Haz 2009

MAK YORUMLARI

Adettendir, her sene bir MAK yazısı yazarız. Bu sene de bunu bozmayalım. MAK Toplantısını Av Tutkusu Dergisi’ni temsilen izledim. Notlarımın avcılık kamuoyu tarafından beğenildiğini düşünüyorum. Zira notlarımdan çeşitli yayın organlarında ve internet sitelerinde yararlanıldığını gördüm. Buna memnun olmakla birlikte, referans verilerek en azından emeğe saygı duyulduğu gösterilebilirdi diye düşünüyorum.

MAK Toplantısından evvel, adet oldu, Bölgesel Avcı Temsilcileri ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğüne bağlı Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu ile AvDoğa Dergisi yetkilileri Ankara’da biraraya geldiler. Toplantıya hazırlık niteliğinde görüşmeler yaptıklarını, gerek avcı üyelerden, gerekse AvDoğa Dergisi sahibi Sayın Kamil Üçbaş’ın Türkiye Avcıları internet sitesinde yayımlanan “Merkez Av Komisyonu Toplantısının Ardından” başlıklı yazısından öğreniyoruz.

Bu görüşmelerin niteliğini ve nasıl bir hazırlık yapıldığını ayrıntılı olarak bilemiyorum, yazılarda genellikle yemeklerden söz ediliyor, ancak sonuçlarını ertesi günkü MAK Toplantısında izleme imkanı bulabildim.

MAK Sistemi Hakkında

Öncelikle MAK sistemi hakkında birkaç kelam edelim. Avcılığımızda MAK diye bildiğimiz düzenlemeler, malumunuz Kara Avcılığı Hakkında Kanun ile getirildi. MAK sisteminin hukuksallığı, ya da meşruiyeti hakkında söylenebilecek bir şey yok. Mevcut sistemin mevzuata uygun çalışmasını zaten Bakanlık temin ediyor. Bakanlık bürokratlarının yaş tahtaya basmayacağına, yani usule ilişkin hata yaparak yargıda iptaline neden olabileceğine hiç ihtimal vermiyoruz. Böyle bir şey görmüş de değiliz, Allah için...

Öte yandan, öteden beri bu sistem yaban hayatı yönetimi disiplinine uyar mı şeklindeki endişelerimiz hiç son bulmuyor. Avlaklarımıza kontrollü giriş sağlanmıyor. Özel arazilerde bile kontrolsüz avlanma devam ediyor. Göçmen kuşlar avında kontrollü avlanma yapılan hiçbir yer yok. Kontrolden anlaşılan herhalde, bir sezon açmak, diğer sezon ava kapamak... Sulak alanlarda dahi, mevcut habitatı ve av kuşları populasyonunu rahatsız etmeden, en az derecede zarar vererek ava izin verecek düzenlemeler yapılmıyor. Yerli av kuşlarımızın avında ve tavşan gibi memeli avında dahi avlak kontrolü uygulaması yapılmıyor.

Bu sistemde reform yapılması gereğini hep ifade ettik. Sistem mevcut haliyle yaban hayatına zarar veriyor. Büyük memeli avının MAK Kararı dışında, avlanma planları ile uygulanmasının kapsamının genişletilmesi gerekiyor. Bu sene yaban domuzu avında uygulamaya geçecek olan sistemi pratikte göreceğiz. Ülkemizin her ne kadar eksik de olsa, envanter ve avlanma planı çerçevesindeki av uygulamalarını genişletmesi gerekiyor. Modern yaban hayatı idaresinin sadece örnek avlaklar için geçerli bir gereklilik olmadığını düşünüyoruz. Bakanlığımızın bu yöndeki eleman, bütçe ve yatırım eksiğini gidereceğine inanıyoruz.

Bakanlığın yaklaşımı

Çevre ve Orman Bakanlığı bu yıl, her zaman olduğu gibi yılı kurtarmaya çalıştı gibi bir izlenim edindik. Bakanlığımızın ne yazık ki, bu yıl makro bir amacı, bütünsel bir planı yoktu.

Bunların olmamasına alıştık, ancak bu yılki MAK Toplantısında Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünü pek bir hazırlıksız gördük. Örnek olarak, yaban domuzu avı düzenlemeleri hakkındaki çalışmalarını, toplantıdan bir gece önce Sayın Müsteşar’ın talimatı ile yapmış olduklarını bizzat Sayın Genel Müdür ifade etti. Merkez Av Komisyonu’nun toplanacağı ve bu konuların gündemde olacağı, yaban domuzu avının belki de toplantının ana gündem maddesini oluşturacağı çok önceden belli iken, Genel Müdürlüğün bu konuda önceden bir çalışma yaparak kamuoyu ile paylaşmamış olması, bırakınız paylaşmayı, kendi içerisinde bir fikir birliğine gidememiş olması bize şaşırtıcı ve bir o kadar da üzücü geldi.

Yaban domuzu avı hakkında Genel Müdürlükçe ortaya getirilen öneriyi ilk defa duyan MAK üyeleri, haliyle yorum yapmakta ve ayrıntılar hakkında değerlendirmelerde bulunmakta zorlandılar. Aslen Genel Müdürlük personelinin ve taşra teşkilatının bu planı, önerilen süre içerisinde uygulama kapasitesinin olup olmadığı da kuşkuluydu.

Yırtıcı kuşlar avı konusunda Genel Müdürlükçe önerilen, ancak geri çekilen önerinin de Genel Müdürlük ilgili birimleri ile istişare edilmediği anlaşılıyordu.

Tüm bunlara karşın, gerek Komisyon Başkanı Sayın Müsteşar’ın, gerekse DKMP Genel Müdürlüğü Av ve Yaban Hayatı Dairesinin konulara sağduyulu yaklaşımları ile toplantıda gündem maddeleri olumlu sonuçlanabildi. Bilhassa Sayın Müsteşarın yerinde müdahaleleri ve yönetimi ile toplantıda uyumu sağlandı.

Diğer kamu temsilcileri

Toplantıya Orman Genel Müdürlüğü, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Orman Fakültesini temsilen katılan temsilcilerin anlamlı katılımlar sağladıklarını söyleyemiyoruz. Bilhassa üniversiteden katılan akademisyenimizin, yeri geldiğinde ülkemiz yaban hayatı hakkında bildiklerini ve görüşlerini paylaşmaları ve MAK’ı yönlendirmesi umulurdu.

Jandarma Genel Komutanlığı temsilcisi, yasal gereklilikler ve uygulama hakkında görüşlerini bildirdi ve oylamada Bakanlık görüşü yönünde hareket etti.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı temsilcilerinden Sayın Mehmet Emin Şahin ise yer yer kendi görev ve yetki alanını aşan bir şekilde öneriler getirerek, toplantıya renk kattı (!). Ülkemizin bir kamu kuruluşunun yasada açık bir şekilde yasaklanmasına karşın, zehir kullanılacağını söylemesi toplantının ibret verici anlarından birisiydi.

GSGM Temsilcisi

Bildiğimiz gibi MAK’ın oluşumunda garip bir durum var. Kamu temsilcileri ile avcı temsilciler hasımmış gibi eşitlik kurulmaya çalışılıyor. Sanki bir meclis imişcesine sürekli MAK’ın demokratikliğinden dem vuruluyor. MAK üyeleri demokratik bir şekilde oy birliği yapsalar, sanki alacakları her karar iyi olacakmış gibi. Demokrasi bir tarafa, Kanunda Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünden bir temsilci, MAK’ın oluşumunda yer almış. Bu da herhalde, ilgisi nedeniyle Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu olur diye düşünülmüş. Geçen toplantılarda bunun böyle olmayabileceği, Judo Federasyonu temsilcisinin de GSGM’nü temsilen katılabileceği görüldüğünde kıyamet kopmuştu. Bu sene öyle bir şey olmadı ve Sayın Latif Aral Aliş ile Sayın Atilla Tankut Federasyon yetkilileri olarak MAK’a iştirak ettiler.

Ettiler, etmesine de, GSGM Temsilcilerinin MAK ile ilgili herhangi bir hazırlık yapmadığı da toplantıda yapmış oldukları açıklamalar ve önerilerden anlaşıldı. Bir gün önce bölgesel avcı temsilcileriyle yapmış oldukları toplantılarda ne gibi hazırlıklar yapıldı, onu bilemiyoruz, ancak toplantıda hazırlığa dayalı değil, son derece spontane hareket edildi.

Örneğin, GSGM temsilcisi tarafından, yaban domuzlarının kendileri tarafından itlaf edilebileceği, neticede kendilerinin resmi kurum oldukları söylendi. Yırtıcı kuşlar avında, karga bacağı getirene fişek verilebileceği belirtildi. Yaban domuzu avında köylülerin alması önerilen bedelin yarısının avcılık kulüplerince alınması halinde sorun çıkmayacağı ortaya atıldı. Avlanma günlerinin haftada 4 güne çıkarılması önerisi desteklenirken, avcıların Güneydoğu Anadolu Bölgemizde istihbarat yaptıkları ve avlanma günü 4 gün olursa bunun daha fazla istihbarat anlamına geleceği iddia edildi. Doğa Derneği temsilcisi tarafından öne sürülen sayılara itiraz edilirken, herhangi bir kaynak veya alternatif bilgi verilmeden, Mısır’da bıldırcın konservesi fabrikası olduğu, Avrupa ülkelerinde göçmen kuşların her gün limitsiz vurulduğu bilgileri öne sürüldü. Yine avlanma günleri hakkındaki görüşmede, gerekçe olarak Bakanlığın gün sayısını dörde çıkararak uzlaşıcı görüntü vereceği ifade edildi.

Bütün bu argümanların aylar öncesinden çalışılmış dosyalar olmadığı aşikardı. Bir gün öncesindeki hazırlık çalışmalarında ne yönde bilgiler verildi bilemiyoruz, ancak her sene yapıldığı bilinen MAK Toplantısına, “resmi” federasyonun daha hazırlıklı gelebileceği düşünülürdü. İleri sürülen hususların, o anda akla geliveren veya kendi aramızdaki sohbetlerde hep konuşageldiğimiz fikirler olduğu ve bunların Komisyonun nihai kararını etkileyecek cinsten bir nitelik taşımadığı belliydi.

Doğa Derneği Temsilcisi

MAK Toplantısının en çok puan toplayan üyesi, Doğa Derneği temsilcisi Sayın Güven Eken oldu. Sayın Eken, toplantıya bilimsel çalışmalar, göçmen kuşlara ilişkin sayım sonuçları, uluslararası araştırmaların neticeleri ile gelmişti. Toplantı esnasında ortaya gelen spesifik konularda ve doğrudan kendisine yönlendirilen sorulara da oldukça bilgili yanıtlar vererek göz doldurdu. Görüşlerini ideolojik fikirlerle veya kulaktan dolma argümanlarla değil, verilerle destekledi ve görüşülen her konuda kendi fikri doğrultusunda karar alınmasını sağladı.

Bölgesel Avcı Üyeler

Bölgelerden gelen avcı üyelerin bu yılki temsili önceki senelerden farklı oldu. Bir gün önceki hazırlık toplantısında detayda neler konuşulduğunu bilmememize karşın, hangi üyenin hangi öneriyi getirmekle “görevlendirildiğini” anlayabildik. Avcı üyeler, fire vermeksizin bir disiplin içerisinde hareket ederek teker teker maddeler üzerinde değişiklik önerileri yaptılar. Bu iyi bir şey mi bilmiyorum, ancak bir birlik içerisinde hareket ettikleri ortadaydı.

Avcı üyelerin hiç birisinin elinde veri, rakam, araştırma veya bulgu yoktu. İl av komisyonlarını da düşündüğümüzde uzun süreden bu yana MAK’a katılacaklarını bilen temsilcilerin bu yönde donanıma sahip olmaları gerektiğini düşünmedikleri ve her sene belirttikleri gibi, “avcıların doğasever olması”, “avı avcıların değil tarım ilaçlarının bitirmiş olması”, “Avrupa’da yedi gün limitsiz av yapılıyor olması” vb argümanları sıralamalarının yeterli olacağını düşündükleri belliydi.

Buna rağmen, avcı üyelerin toplantıda sergilemiş oldukları korumacı yaklaşım takdire şayandı. Genel Müdürlüğün, pek de yaban hayatı yönetimi tekniğine uygun olmayan önerilerine korumacı olarak karşı çıkan avcıları dinlemek benim için çok keyifli oldu. Avcı temsilcilerinin konuşmalarında ÇALIŞTAY yapılması gereğine işaret etmeleri, sulak alanların korunması gereğine değinmeleri ve Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı bir Genel Müdürlüğün kurutma uygulamalarını eleştirmeleri gerçekten de mükemmel tavırlardı. Bu tavırlarından dolayı avcı üyeleri tebrik ediyorum.

MAK toplantısı böyle geçti.

Gelecek sene ne olur?

Kişisel tahminim çok da farklı olmayacağı yönünde...

Ama insan yine de avcı temsilcilerimizin kendilerine özgü görüşlerini öne sürebilmelerini, daha hazırlıklı ve somut bilgilere dayalı öneriler ve argümanlar öne sürebilmelerini ummaktan da geri kalmıyor.

Tabii ki, Bakanlığımızın arzu ettiğimiz şekilde, artık avcılığı ve yaban hayatı idaresini ciddiye almaya başlamasını da...

Mehmet Ekizoğlu

16 Ara 2008

TAŞIMA KAPASİTESİ VE AVCILIK

Giriş

Avcılığın ekosistemdeki doğal dengenin bir parçası olup olmadığı, avcılığın doğaya zararlı olup olmadığı tartışma konusu edilmektedir. Bir kesim “halen bir çok yönden baskı altında olan yaban hayvanlarının avcıların baskısından olumsuz etkilendiğini, hatta soylarının bu yüzden tükenme riskine girdiğini” iddia etmektedir.

Avcıların çoğunlukla içinde bulunduğu diğer bir kesim ise buna karşılık olarak “avcılığın doğal hayata herhangi bir zarar vermediğini, avcılığın aslında yaban hayvanlarının popülasyonunda oluşan fazlalığın hasadı anlamına geldiğini” iddia etmektedirler. Bu görüşe göre “avcılar esasen doğada zaten var olan, ama son zamanlarda yok olmaya yüz tutmuş olan doğal yırtıcıların yerini almaktadır.”

Yaban hayatı biyolojisi açısından bakıldığında her iki argümanın da geçerli ve geçersiz olan yönleri mevcuttur. Aslında bu konudaki araştırmalar her iki görüşün de doğru olduğu bazı veriler tespit etmiştir. Kesin olan şudur ki, her iki tarafın da görüşlerinde daha tutarlı olabilmesi için biyoloji biliminin bulgularından yararlanmalarında ve görüşlerini bilimsel bulgular üzerine inşa etmesinde yarar vardır. Gelin bu bilimsel bulgulara birlikte göz atalım.

Ekosistemde popülasyon dengesi

Her şeyden önce yaban hayvanları bazı istisnalar dışında, popülasyonlarının artışında ve üremelerinde bazı kısıtlamalar ile karşılaşmaktadırlar. Yeterli yiyecek verildiğinde ve herhangi bir yırtıcı veya hastalık ile karşılaşmadığında, popülasyon sayısı sürekli artan ve bu artışı aritmetik olarak devam eden sadece iki- üç tür vardır. Bunlar bakteriler, fareler ve bazı böcekler ve insandır. Dış etkenle karşılaşmadığında bakteriler laboratuar ortamında olsun veya doğada olsun sürekli artmaktadır. Fareler üzerinde yapılan deneyler göstermiştir ki, bu hayvanlar hastalık ve yiyecek eksikliğinin sözkonusu olmadığı durumlarda sınırsız çoğalmaktadır. Son olarak insan olarak bizler de çoğalmamızın önünde sınır tanımamaktayız. İnsanoğlunun yaşamını sürdürebilmesi için habitat engeli diye bir şey olmadığını artık biliyoruz. Bilim adamları yerçekimsiz ortamda nasıl yaşayabileceğimiz sorusunun cevabını aramakla meşguldür.

Taşıma kapasitesi

Öte yandan, diğer yaban hayvanları çoğalmalarına engel oluşturacak bir dış etken olmasa da, örneğin hastalık veya yırtıcıların varlığı gibi, kendi kendilerine popülasyon artışını önce azaltmakta, daha sonra da popülasyonun aynı düzeyde kalmasına yetecek bir üreme düzeyine geçmektedirler. Burada belirleyici olan faktör, yaban hayvanlarının üreme genetikleri ve habitat genişliğidir. Yeterince geniş olmayan yaşam alanlarında kalan yaban hayvanları, bir noktada üreme oranındaki artışa son vermekte ve bilinçli olarak popülasyonun istikrarlı olarak bir düzeyde devamını sağlayacak üreme ile yetinmektedirler. Bunun nedenleri araştırılmış ve sebeplerinin tüm bireylere yetecek kadar yiyecek, barınma ve saklanma alanı sağlanması ihtiyacı olduğu tespit edilmiştir. Bir habitatta barınabilecek en fazla yaban hayvanı sayısına o habitatın taşıma kapasitesi adı verilmektedir. Bir ekosistemde bulunan bir tür yaban hayvanı, sayısını ancak taşıma kapasitesine kadar artırabilmekte, daha sonra açlık ile, hastalık veya rekabet ile popülasyon dengede kalmaktadır. Yırtıcı hayvanların varlığı da popülasyonu dengede tutan bir başka etmendir.

Taşıma kapasitesi ve popülasyon artışı Grafik 1’de gösterilmektedir. Bu örnekte, ekosistemde bir tür için taşıma kapasitesinin 30 birey olduğu varsayılmaktadır. Ekosistemde bulunan 4 adet birey ilk olarak aritmetik olarak popülasyonunu artırmaktadır. Daha sonra taşıma kapasitesi olan 30’a yaklaştıkça üreme hızı yavaşlamakta ve nihayet taşıma kapasitesi olan 30 düzeyinde popülasyon sabit kalmaktadır. Sonsuz üreme istisnalar dışında olası değildir.

Popülasyonun artırılmasına yönelik uygulamalar


İkinci örnekte ise ekosistemde yapılacak bir değişiklik ile popülasyonun yani birey sayısının nasıl artırılacağı sorusuna yanıt aranmaktadır.Bu örneğimizde ekosisteme, yaygın tabirimizle avlağa yapılan periyodik av hayvanı yerleştirmelerini (periyodik salımları) görmekteyiz. Görüldüğü gibi, yapılan salımlarda ekosisteme fazladan eklenen bireyler taşıma kapasitesinin üzerinde bir yaban hayvanı popülasyonu oluşturmakta ve azalan kaynaklar (yuva, beslenme ve saklanma imkanı, gıda) nedeniyle popülasyon taşıma kapasitesinin altına düşmektedir. Ekosistemin avlak olması durumunda bu değişim avlanma ile sağlanmaktadır. Görüldüğü gibi av hayvanı salımları bir ekosistemde sürekli bir popülasyon dengesinin oluşmasını sağlamaktan uzak kalmakta, hatta oluşan dengeyi bozmaktadır. Bu değerlendirmelerde, habitatın uygun olmasına veya daha önceden bu bölgede olmasına karşın herhangi bir nedenden dolayı kaybolmuş veya popülasyonu yok olma noktasına gelmiş bireylerin desteklenmesi amacıyla yapılan salımlar kasıt ve inceleme dışında tutulmuştur.

Grafik 3’te ise diğer bir değişikliğin sonuçlarını görmemiz mümkündür.


Bir ekosistemdeki yaban hayatı popülasyonunu artırmanın en sağlıklı, doğal ve istikrarlı yolu, o ekosistemin sınırlarını genişletmektir. Bunun anlamı avlağın genişliğini artırmak veya araziyi genişletmektir. Bu durumda, grafikte de görüldüğü gibi yaban hayvanı popülasyonu artan gıda, yuva ve saklanma koşullarına göre kendini adapte etmekte ve popülasyonda üreme oranı ani bir artış göstermektedir. Artık habitat sadece 30 bireyi değil, 45 bireyi taşıyabilir hale gelmiştir. Taşıma kapasitesi artmıştır. Popülasyonda birey sayısı yeni taşıma kapasitesi sayısına ulaşıncaya değin artacak ve yine bu yeni rakama yaklaşırken azalacak ve burada istikrara kavuşacaktır.

Kontrollü avcılığın etkisi

Kontrollü avcılık, bir ekosistemde, ya da avlakta popülasyon sayısının kontrol altında tutulması ve taşıma kapasitesinin üzerindeki birey sayısı kadar avcılığa izin verilmesi anlamına gelmektedir. Bu şekilde uygulanan yönetimde, habitat koşulları, diğer yırtıcılar ve popülasyon sayısı sürekli kontrol altında tutulmaktadır. Kontrol altında tutulan diğer değişkenler yoluyla artırılan taşıma kapasitesi üzerindeki bireyler avlanma yoluyla elimine edilmekte ve ekosisteme veya popülasyonun istikrarlı düzeyine bir zarar verilmemektedir. Dikkat edilen nokta, avlanan birey sayısının belli olması ve avcılığın bu düzeyi aşmamasıdır. Bir ikinci husus, avcılık faktörünün av sayısını azaltan diğer faktörler arasına katılmış olması nedeniyle, hastalık, kış şartları ve doğal yırtıcılar gibi faktörlerin artık daha yakından takibinin gerektiğidir.

Kontrolsüz avcılığın etkisi

Kontrolsüz avcılık, ekosistemde, veya avlakta avlanacak sezonluk toplam yaban hayvanı sayısının belirlenmeden avlanılması veya bu kontrolün yapılmaması anlamında kullanılmıştır. Bu durumda, yasal olup olmadığı tartışılmaksızın popülasyonun etkilenmesine bakılmaktadır. Grafik 5’te de örüldüğü gibi 5 inci zaman diliminde devreye giren kontrolsüz avcılık, kısa zamanda popülasyon bireylerinin sayısını azaltmakta ve popülasyonun toparlanarak yeniden taşıma kapasitesi sayısına ulaşmasına izin vermemektedir. Her sezon azalan birey sayısının bu süreç devam ettiği takdirde yok olma aşamasına gelmesi kaçınılmazdır.

Sonuç ve değerlendirme

Grafiklerle anlatılmak istenen olaylardan aşağıdaki sonuçları çıkarmak mümkündür.

Ø Bir ekosistemde yaşayabilecek maksimum yaban hayvanı sayısı bellidir ve buna taşıma kapasitesi denir.
Ø Yaban hayvanı sayısının uzun vadede artırmanın en sağlıklı yolu, habitatın artırılmasıdır.
Ø Yaban hayvanı salımları ancak dönemsel avlanma için, ya da uygun bölgelere yeni baştan yerleştirme için geçerli yöntemlerdir. Uzun vadede habitat aynı kaldığı sürece yaban hayvanı sayısını artırmaz.
Ø Kontrolsüz avcılık, avlaklara kontrollü girişin ve avlanmanın sağlanmadığı avcılık, yaban hayvanlarının sayılarının azalmasına ve uzun vadede yok olmalarına yol açabilir.
Ø Kontrollü avcılık, uygun bir habitat ve av yönetimi ile yaban hayvanlarının neslinin devamına uzun vadede bir zarar vermeksizin sürdürülebilir.
Ø Popülasyon dinamiklerinin sağlıklı işlediği ve habitat ve yırtıcı dengelerinin bozulmamış olduğu ekosistemlerde yaban hayvanlarının popülasyon sayılarının dengede kalması için avcılığa gerek bulunmamaktadır.
Ø Doğal yırtıcıların elimine edildiği ve popülasyon dinamiklerinin doğal işleyişini kuramadığı ekosistemlerin yönetiminde avcılık yararlı ve gerekli bir yaban hayatı yönetimi unsurudur.


İstatistik notları:

1- Grafiklerde anlatımı belirginleştirmek amacıyla %5 ve daha az sapmalar yok sayılmıştır.
2- Grafiklerle anlatılan örneklemede avcılık dışındaki baskılar sabit tutulmuştur.
3- Grafik 1, 2 ve 3’te birey sayısının taşıma kapasitesine ulaşmasının ardından kendi iç dinamikleriyle ve habitat ve mevsimlere bağlı olarak geçirmiş olduğu değişiklikler, anlatımı güçlendirmek amacıyla göz ardı edilmiştir.
4- Grafiklerde belirtilen zaman periyodu üçer aylık (3) periyotlardan oluşmaktadır.
5- Grafiklerle anlatılan örneklerde sülünlerin (Phasianus colchicus) üreme ve popülasyon bilgilerinden yararlanılmıştır.

Kaynaklar:

1- Wildlife Ecology and Management, Bolen, Eric G., Robinson, William, Prentice Hall, 2002.
2- Garrett Hardin, 1974. "The rational foundation of conservation." North American Review, 259 (4) :14-17.
3- Carrying Capacity: Genesis, History and Conceptual Flaws., F. Sayre, Nathan, Environmental Politics Colloquium, 2007.
4- The Ring- Necked Pheasant in North Dakota, Managing the Ringneck, USGS Northern Prairie Wildlife Research Center web sitesi, http://www.npwrc.usgs.gov/resource/birds/pheasant/manag.htm

21 Eki 2008

KIŞ YEMLEMESİ EFSANESİ

Malumunuz av ve yaban hayatı bir bilim dalı olarak dünyada oldukça önemli bir yere sahip... Bu alanda uzun yıllardır çalışmalar sürdürülüyor ve uzun süredir bu alanda yapılan çalışma ve deneylerle elde önemli bir bilgi birikimi oluşmuş durumda..

Dünyanın gelişmiş ülkelerinde yapılan araştırmalara ve oluşan bilgi birikimine rağmen, ne yazık ki ülkemizdeki av ve yaban hayatı uygulamalarında bu bilgi birikiminden ziyade, eski önkabullerden, babadan kalma bilgilerden ve genelde kulaktan dolma “efsanelerden” yola çıkılarak hareket edilmektedir.

Gerek bu konuda yetkili kurumlar, gerekse münferiden avcılar ve avcı dernekleri bu konuda işlem yaparken ne bilen teknisyenlere, biyologlara sormakta, ne de okuma yoluna gitmektedirler. Eskiden beri nasıl biliniyorsa işler öyle devam etmektedir. Bu bilinenler de çoğunlukla yanlış bilinen efsanelere dayanmaktadır.

Bu defa bu efsanelerden birini konu edeceğim. Efsaneler ve gerçekleri irdelerken de konu hakkında yazılmış olan bilimsel makale ve çalışmalardan yararlanacağım.

Efsane - Kış yemlemesi
Ülkemizde oldukça yaygın bir kanıya göre, kışın ağır soğuk ve yoğun yağış alan bölgelerde yaban hayvanları açlık sıkıntısı çekmektedir. Kışın genelde tüm hayvanların yiyecek bir şey bulamadığı ve açlıktan öldüğü yönünde yaygın bir kanı bulunmaktadır. Bu kanıya dayanarak gerek halkımızın hayvansever kesimleri, gerekse yerel gazetelere konu olmayı seven avcı kulüpleri ellerine birer torba saman, yem, vs alarak ormana, dağa atmakta veya bu şekilde faaliyet göstererek yaban hayvanlarının kışı geçirmelerinde yardımcı olduklarını düşünmektedir. Bazı sivil toplum kuruluşlarının yıllık faaliyet raporlarında “yemleme çalışmaları” önemli zaman ve yekün tutmaktadır.

Gerçekler:

Peki gerçek nedir? Gerçekten de bu yemleme yapılmasa yaban hayvanları kışı geçiremeyecekler midir?

Her ne kadar kış mevsiminde gerçekten de yiyecek miktarı göreli olarak azalıyor ve yiyecek bulma yaban hayvanları için daha da zorlaşıyor olsa da durum o kadar acıklı değildir. Aslında doğal denge kendini belki de en iyi kış şartları aracılığıyla korumaktadır. Yaban hayvanları kış şartlarını atlatmak için kendilerini ve yavrularını önceden hazırlamaya başlamaktadırlar. Bu hazırlıklar yuva bulma, besin ve yağ değeri yüksek besinlerle beslenerek soğuk mevsime yağlı bir metabolizma ile girme, göç etme şekillerinde görülmektedir. Göç etmeyen yaban hayvanları kışı bulundukları yerde kendi imkanlarıyla geçirebilecek şartları taşımaktadırlar. Örneğin ayılar kış uykusuna yatmakta, geyikler önceden kilo almakta, karaca, kurt gibi memeliler ve kemirgenler kış için kalın bir post tabakası geliştirmektedir. Sincap, fare gibi bazı yaban hayvanları kış için yiyecek depo etmektedirler.

Kış geldiğinde bir çok yaban hayvanı göç ederek bu dönemi, daha elverişli koşullara sahip bölgelerde geçirmektedirler. Göç etmeyen hayvanlar ise yiyecek bulma konusunda ustaca beceriler geliştirmiştir. Keklik, sülün gibi yaban hayvanları kış mevsiminde diyetlerini değiştirmekte, çoğunlukla da arazi değiştirerek bu dönemi atlatabilmektedirler.

Öte yandan, bilindiği gibi kış mevsimi hastalıklı, genetik bozukluğu nedeniyle zayıf olan veya sakat olan yaban hayvanlarının ölümüne neden olarak popülasyonun sonraki nesillere sağlıklı ve genetik açıdan sağlam bireyler aktarmasında çok önemli yararlar sağlamaktadır. Bir başka deyişle yaban hayatının sağlıklı bir şekilde devamı için bazı bireylerin kışın ölmesi gerekmektedir.

Literatüre göre, yaban hayvanlarının kış mevsiminde asıl maruz kaldıkları tehlike açlık değil, korunacak yer azlığıdır. Yaban hayvanları kendilerini ve genç bireyleri düşmanlarından ancak korunaklar vasıtasıyla koruyabilmektedirler. Otlu alanlar, geniş yapraklı bitkiler gibi korunaklar, kışın kar yağdığında bu güvenli özelliklerini kaybettiklerinden yaban hayvanları saldırılara maruz kalmaktadırlar. Kışın karın beyazı doğayı kapladığında çoğu yaban hayvanı da doğal kamuflaj özelliklerini kaybetmektedir.

Dolayısıyla doğaya atılan yemler hem yetersiz, hem yararsız, belki de aynı zamanda zararlı da olmaktadır. Öncelikle atılan yemlerin yaban hayvanlarının doğal diyeti olmaması nedeniyle sindirim sistemlerinde bozukluğa yol açması muhtemeldir. Öte yandan, bu yemlerle ancak birkaç gün idare edebilen hayvanlar, bu şekilde doğal olarak kendilerinde var olan hayatta kalma-yiyecek bulma yeteneklerini geliştirememekte ve sürekli bu hazır yiyeceğin gelmesini bekleyebilmektedirler. Bir başka risk de insanlara ve yemlere olan alışkanlığın artması ve çekingenliğin azalmasıdır. Bu etki yaban hayvanlarındaki “yaban” özelliğini azaltmakta ve hayvanların kötü niyetli kişilerden kaçmaması veya tuzak yemlerden kuşkulanmaması sonuçlarına yol açabilmektedir.

Avcılarımız ve hayvanseverlerimiz kışın yaban hayvanları için yararlı bir şey yapmak istiyorlarsa, onlara korunak, yuva ve gıda sağlayacak tedbirleri yazdan ve bahardan almalıdırlar. Bu tedbirler arasında;

- Her çeşit yaban hayvanına yuva ve barınak sağlayacak çam gibi, ardıç gibi yaprak dökmeyen ağaçların doğaya dikilmesi,
- Tarlaların kenarlarında yabani otların gelişmelerine ve yıl boyunca kalmalarına izin verilmesi,
- Yaban hayvanları için daha fazla arazinin koruma altına alınması,
- Meşelik ve ardıç korularının ıslahı ve korunması, vb.


Görüldüğü gibi kış yemlemesi gibi “medyatik” faaliyetler sanıldığı gibi yaban hayatının yararına değildir. Çoğu durumda da bu gibi faaliyetler zararlı neticelere de yol açabilmektedir.

Başta resmi kuruluşlarımız ve avcı kuruluşları olmak üzere, tüm doğaseverlerimizin doğal alanlarımızı ve yaban hayatını etkilemesi muhtemel faaliyetlerinden önce muhakkak bu konuda uzmanlaşmış bilim çevrelerinden görüş ve öneri almalarının şart olduğu ortadadır.

Yararlanılan kaynaklar:

Newman, D. S., R. E. Warner, ve P. C. Mankin. 2003. Creating habitats and homes for Illinois wildlife. IDNR ve University of Illinois, Urbana, IL 212 pp.

The Audubon Society Nature Guides. (Knopf Yayıncılık tarafından2005 yılında yayımlanan ve otlu alanlar, sulak alanlar ve koruluklar gibi ekosistemleri esas alarak inceleyen kitapçıklar dizisi)
U.S. Fish and Wildlife Service web sayfası: http://www.fws.gov/

06 Ağu 2008

AVCILIK AHLAKİ Mİ SORUSU

Son zamanlarda Batı ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de avcılık karşıtlarının avcılığa karşı olan söylemleri daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Avcılar da artık elleri kalem ve klavye tuttuğu için hemen cevapları yetiştiriyorlar. Bu bireysel eleştiriler olsun veya kurumsal olsun değişmiyor, hemen yayın organlarında veya web sayfalarında ardı ardına yanıtlar gecikmiyor.

Tartışma genelde fevri bir sözle başlıyor, bir ara taraflar birbirini dinliyor gibi gözükse de kısa sürede karşılıklı ithamlarla seviye düşüyor, sinirler geriliyor ve bırakın mutabakatı, terbiye sınırları dahilinde tartışmaya son verilebilirse şanslı olunduğu düşünülüyor. Avcılarla avcılığı sevmeyenler arasında hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bu kavgada yanlış giden birşeyler var.

Tartışmada samimiyetsizlik

Bir avcı olarak ne kadar tarafsız olabilirim bilmiyorum, ancak tartışmalarda her iki tarafta da görebildiğim samimiyetsizlikler giderek perçinleniyor. Hem eleştirilerde, hem de eleştirilere yanıtlarda görülen çarpıklıklar var.

Öncelikle tarafların birbirlerini kabul etmediği ve birbirlerine şüphe ile yaklaştığı görülmektedir. Öne sürülen fikirler, verilen bilgiler hep bir dudak bükülmesiyle karşılanmaktadır.

Avcılık karşıtlarının düştükleri hata

Avcılığı sevmeyenlerin büyük bir çoğunluğunun doğayı sevdiği ve genelde yaban hayvanlarını izlemekten hoşlandığı anlaşılmaktadır. Avcılık karşıtları yaban hayvanlarının avcılar tarafından öldürülmesini istememektedirler. Avcı karşıtları yaban hayvanlarının birbirini öldürmesine, eski devirlerdeki avcı insanın avlanmasına veya çağdaş devirlerde eski düzeni sürdüren kabilelerin yaşamak için avlanmasına karşı değillerdir. Hayvanların zevk için, kişisel tatmin amacıyla öldürülmesine karşıdırlar. Yaban hayvanlarının genelde bir azalma içinde olduğunu ve insanın öldürmek yerine onları koruması gerektiğine inanmaktadırlar.Öte yandan, özünde öldürme eylemi olan avcılığın ahlaki boyutunu yargılayan avcı karşıtları, tüm avcılığın yasaklanmasını istemektedirler. Avcılığı anlayamayan, onu tamamen dışlayan bu görüşler, esnekliğe kapalıdır. Hayatta kalmak icin yapilan oldurmeler "iyi" oldugu dusunuldugunde, salt oldurme olayinin degerlendirilmesinin oznel sartlara takili kalmis olmasi avcilik karsitlarinin elestiri sistematigini aslinda zayiflatan bir unsur olarak karsimiza cikmaktadir. Avcilik karsitlari kendi tutarliliklarini hic bir zaman test etmemektedirler.

Karşıdaki görüşleri dinlemeye ve sebep aramaya tahammül bile edememektedir. Karşı tarafın kişisel, bireye özgü sebeplerini, düşünüş ve hareket tarzını merak bile etmeden "ahlaksız", "vicdansız", "katil" gibi öznel suçlamalarla konuya girmektedir.

Bu davranış tarzı önyargılı, tahammülsüz ve tartışmaya kapalıdır. Buradan hareket edilerek ne toplum için ne de yaban hayatı için pozitif sonuçlar çıkarmak mümkün değildir. Anlayışsız bir bakış açısı ancak yeni düşmanlar edinilmesine yarar.

Avcılar dürüst mü?

Peki avcılar cephesinde durum nedir? Avcılar kendilerine yöneltilen eleştirilere yıllardır aynı klasik yanıtları ile yanıt vermektedirler. Bu yanıtlar artık kalıplaşmıştır: Öncelikle karşı tarafı itham etmekle başlanır. Karşı tarafı tanımadan "masa başı çevrecisi" "AB fonlarını yemek için çevreci görünen kişi" "sokak köpeği hayvanseveri" sıfatları yakıştırılarak avcılık karşıtları baştan ahlaki yönden rencide edilir. Daha sonra karşı tarafın "et yiyip yemediği, peki o hayvanların öldürülmesine neden bir şey denilmediği" sorgulamasına girişilir. Hele bir de karşı taraf sofrasında et, balık vs. bulunduran biriyse...

Ondan sonra avcılığın yaban hayatı populasyonunu etkilemeyen bir uğraş olduğu, aslında yırtıcıların olmadığı ortamda avcılara ihtiyaç olduğu, zira hayvanların bir süre sonra kendi kendini yok edeceği, avcılığın bu anlamda bir "hasat" olduğu izaha kalkışılır.


Avcılığın gayet bilimsel ve mühendislik düzeyinde yönetildiği ABD ve Avrupa ülkelerinden istatistiklerle örnekler verilerek avcılıkla nasıl av hayvanı sayısının artırıldığı, avcıların sisteme ne kadar para verdikleri ispat edilir. Karşı tarafın doğaya bu anlamda kaç para verdiği de hemen sorulur. Nedense bu örneklerde ülkemiz av yönetimi hiç yer almaz, ancak iddia sahipleri neredeyse tüm avlarını Türkiye'de yapmaktadırlar. Eğer savları bu "bilimsel yönetim" ilkesine dayanıyorsa avcılık yapmamaları gerekmektedir.

Bunun ardından avcılığın sanayiye yaptığı katkılar, istihdama etkileri, yapılan harcamaların yöresel ekonomiye katkıları söz konusu edilir. Hatta avcıların yurt savunmasındaki muhtemel yararları bile gündeme gelecektir.

En son da doğaya salınan kuşlar, kışın yapılan yemleme çalışmaları sıralanacaktır. Henüz ülkemizde yaban hayatına ayırılan habitat olmadığı için bu konuda avcıların söyleyebileceği başka bir şey yoktur. Kendileri dışında, sulama kuruluşlarını, köylüleri, kimyasal ilaç kullanan çiftçileri suçlayarak hedef saptırmak da diğer bir yöntemdir. Savunuculara gore, avcıları eleştirmek için öncelikle bu sorunlara karşı bir şeyler yapmış olmak gerekmektedir.

Soru neydi?Avcılığı savunanların düştükleri en önemli yanlış, sorulan soruyu veya yöneltilen eleştiriyi anlamazlıktan gelmeleridir. Avcılık karşıtlarının en önemli eleştirisi "avlanmak amacıyla yaban hayvanının hayatına son vermenin ahlaklılığı" konusudur. Avcılığın ekonomik veya teknik geçerliliği sözkonusu değildir. Esasen avcılar da "ekonomiye katkı olsun" veya "yaban hayvanlarının populasyonu sağlıklı bir düzeyde seyretsin" amaçlarıyla ava çıkmazlar. Avcılar burada "neden öldürüyorsun" sorusunun cevabından bilerek veya bilmeyerek kaçınmakta ve kolay yolu seçerek, ancak Bakanlık yetkililerinin "avcılık yaban hayatı yönetiminde kabul edilebilir ve etkin bir yöntem midir" sorusuna cevap olarak verilebilecek istatistiki raporlara sığınmaktadırlar.

Yine daha önce de değinildiği gibi, avcılarımızın bir başka çelişkisi de, avcılığı meşru göstermek için dayandıkları "teknik data" ve "av ve yaban hayatı yönetimi" argümanlarının ülkemizde değil, diğer ülkelerde geçerli olmasıdır. Ülkemizde yeni yeni kurulmaya çalışılan, ancak bu işten anlayan herkesin olmadığını görebileceği bu unsurlara dayanılarak ancak ve ancak avcılığın tümden terkedilmesi gerektiği açıktır. Bu çelişki avcılık karşıtlarının konuya ilgisizlikleri ve bilgi edinmeye bile tahammülleri olmaması nedeniyle dikkatlerini çekmemektedir.Doğaya salınan kuşlar, kışın yapılan yemlemeler "avcıların hayvan sevgisini" ispata yeterli birer delil midir bilemiyorum, ancak daha sonra öldürmek için hayvan beslemenin, avcı karşıtlarının sorularına pek yanıt olamadığı kesindir.

Ortak zemin

Avcı karşıtları "Neden avlanıyorsunuz" sorusunu, önyargı olmadan, dinlemeye hazır kulaklarla sormalıdır. Avcılığa karşı olduğunu belirten doğaseverler, kötü örnek olan bazı avcılara mı, yoksa tüm avcılık kavramına mı karşı oldukları üzerinde düşünmelidirler. Bu bakımdan, genel kabul edilebilir ahlak ve yasalar dışında yapılan "hayvan öldürmeleri" konusunda tüm avcılığı sorumlu tutmamalıdırlar.

Avcılar da içlerindeki çürük yumurtaları "eli tüfekli" veya -Ingilizce "poacher" yani kacak avci deyiminin belki de kulaga geldigi gibi cevrilmesiyle - "bohcaci" nitelendirmesiyle yok sayarak sorunun çözümünü sürekli ertelemeyi bırakmalıdırlar. Avcıların kimi zaman kendilerinin de "eli tüfekli" tanımına girebileceği, hiç olmazsa kendi kendine itiraf edilmelidir. Bu konudaki felsefi argümanların dayandırıldığı Aldo Leopold bile avcılığı tümüyle ve ne olursa olsun yaklasimiyla onaylar görünmemektedir. Hatta Leopold'e göre bazı avcılık şekillerinin ahlaki çöküntüye yol açabilmesi riski de vardır.

Avcılar safındaki dürüstlük ihtiyacı, saptırıcı argümanlarla geçiştirilmemeli ve avcılar "yasalar ötesindeki kişisel etik" kavramını düşünmeye başlamalıdır. Avcılığın devam ettirilebilmesi için "amansız savunma", "karşı saldırı", "başkasının başarısından yararlanma" tekniklerini bırakmalı ve diğer doğaseverlerle asgari müşterekleri bulmaya çalışmalıyız. Bir "yarış" haline gelen bu "okul münazarası" terkedilerek gerçek kazananın yaban hayatı olmasını temine çalışmalıyız. Avcılığı hoş görmeyen kesimden de bu yönde tavır değişikliği bekliyoruz.

Mehmet Ekizoğlu

06 May 2008

2008 Su Planlaması Hakkında

DSİ 21.Bölge Müdürlüğü yine kendi başına "Büyük Menderes Havzası 2008 Yılı Genel Sulama Planlaması" oluşturdu.

Planlamanın oluşturulması safhasında yine önceki yıllardaki yöntem izlendi.
Aydın DSİ 21. Bölge Müdürlüğünde hazırlanan Plan, Sulama Birliklerinin imzasına açıldı.

Bırakın diğer ilgili kurum ve kuruluşları, sulama birlikleri bile planı ancak önlerine imza için getirildiğinde görebildiler. Eğer geçen sene sulama sezonunda yaşana güçlüklere ilişkin bazı görüşleri, önerileri ve eleştirileri varsa bile geçmiş olsun. Plan hazır, size de uymak kalıyor.

DSİ sulama planlamasında da görüldüğü gibi, su yönetiminde yine bilgilendirme, danışma ve katılımcılık ilkelerinin tamamen dışında hareket etti. Bu gelişme de DSİ'nin AB Su Çerçeve Direktifi ile ilgili yapılan Projelerden ve kendilerine anlatılan hususlardan hiçbirini uygulamaya niyetli olmadığının bir göstergesi oldu.

Bu yıl ne olacak?

Her yıl olduğu gibi, hangi sulama birliğinin hangi esaslar çerçevesinde ne kadar su alacağına DSİ tek başına karar vermiş oldu. Genel Sulama Planlaması zorla da olsa bütün Sulama Birliklerine olduğu gibi imzalatılacak. Sulama Birlikleri planda herhangi bir değişiklik yaptırma imkanına sahip değiller. Sulama sezonunda problemler çıktığında da, Sulama Birliklerine altında imzaları olan bu belge gösterilerek susturulacak.

Her sene olduğu gibi bu yıl da, su, tarım, sulak alanlar, sanayi ve çevre ile ilgili kurum ve kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları konudan haberdar bile edilmeden yalnızca gelişmeleri basından izleyecekler.

Gelecekte ne olur?

Yakın gelecekte Çevre ve Orman Bakanlığının AB Su Çerçeve Direktifini üstlenmeyi istememesi (aslında DSİ'nin AB Su Yönetimi Standartlarını Türkiye için fazla görmesi) nedeniyle bu yapının değişmeyeceğini düşünüyoruz.

Aksine olabilecek gelişmeler ya uzun vadede kendiliğinden (AB'ye katılım aşamasında mecburen), ya da ülkemizin kendi dinamiklerinin zoruyla mutlaka olacaktır ve olmalıdır diye düşünüyoruz.

Su Yönetimi tüm paydaşların katılımıyla gerçekleştirilmesi gereken bir ekonomik, sosyal ve çevresel süreçtir. Bu bakımdan süreçte en önemli unsurların başında bilimsellik gelmekte, bunu da katılımcılık takip etmektedir.

Ülkemizde suyun önemi anlaşıldıkça bu ilkeler daha da fazla öne çıkacaktır.

Mehmet Ekizoğlu

15 Eki 2007

HOLLANDA RAPORU


Geçtiğimiz Eylül ayında Hollanda’daydım. Aydın ve Büyük Menderes Platformu adına, Hollandalılarca tarafından organize edilen Taşkın Riski Yönetimi ve Avrupa Su Çerçeve Direktifi kursuna katıldım.

17 – 28 Eylül 2007 tarihleri arasından Rotterdam’da gerçekleştirilen kursa ülkemiz DSİ Genel Müdürlüğü, Çevre ve Orman Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, İller Bankası gibi kurumların temsilcilerinin yanısıra, Bulgaristan, Romanya, Hırvatistan, Sırbistan ve Makedonya su yönetimi uzmanları ve yöneticileri de katılmışlardı.

Kursta öğrendiklerim nispeten teknik ve anlatması uzun sürecek konular.. Bunların içinde doğal hayatımızı ve neticede tüm avcılarımızı ilgilendiren bazı hususlar var. Bunları maddeler halinde, sizleri sıkmamaya çalışarak özetlemek isterim.

Su Çerçeve Direktifi neleri öngörür?

- AB, 2000 yılında yürürlüğe giren yeni Su Çerçeve Direktifi ile su kaynakları yönetimine entegre ve modern bir yapı getirmiştir. Direktif, su kaynaklarının yönetilmesinde katılımcılığı öngörür ve amaçları şu şekildedir:

1- Sulak ekosistemlerin korunması, geliştirilmesi ve azalmasının önüne geçilmesi,
2- Sürdürülebilir su kullanımının geliştirilmesi,
3- Alınacak önlemlerle sulak alanların korunması,
4- Yer altı suyu kirliliğinin azaltılmasının sağlanması,
5- Kuraklık ve taşkınların etkilerinin azaltılması.

Nehir-için-yer yaklaşımı nedir?

Set inşası, nehir tabanının kazınarak alçaltılması, nehrin daraltılarak arazi elde edilmesi gibi yöntemlerin aslında taşkın ihtimalini artırdığı ve asıl taşkın zararlarını çok büyük oranda artırdığı anlaşılmıştır. Set inşasıyla nehirlerin getirmiş olduğu yük anlamına gelen sedimantasyon artmakta, kısa zamanda nehir tabanı yükselerek hem setler kısa zamanda işlevsiz hale gelmekte, hem de taşkın ihtimali artmaktadır.

Öte yandan setlerin yükseltilmesi, kanallar inşa edilmesi gibi eski yöntemlerin maliyetleri kadar fayda temin etmediği, bilakis risk, tarımsal fayda ve çevresel etkileri nedeniyle ekonomi üzerinde büyük yük oluşturdukları anlaşılmıştır.

Son dönemlerde belirgin hale gelen başka bir etki de doğal taşkın yataklarının yok edilmesiyle topraktaki su oranının düşmesi, böylelikle toprağın irtifa kaybetmesi ve organik açıdan çeşitliliğinin (verimliliğin) azalması olmuştur.

Nehir-için-Yer yaklaşımının temel amacı nehirlerin taşıma kapasitelerinin doğal yollardan artırılarak hem doğaya uygun hale getirilmesi, hem de taşkın ihtimalinin azaltılmasıdır.

Nehir-için-yer yaklaşımının içerdiği bazı önlemler şu şekilde özetlenebilir;

- Nehre yakın ikincil kanalların yeniden inşası veya açılması,
- Taşkın alanlarının genişletilerek taşıma kapasitesinin artırılması
- Varsa, setlerin doğal taşkın alanlarının arkasına çekilmesi
- Doğal taşkın alanında uygun bitki örtüsünün yerleşmesine imkan tanınması
- Köprü, yol gibi suni engellerin genişletilerek nehrin dar boğaz yapmasına engel olunması.

Bu gibi önlemlerin uygun yerlerde kombinasyonlar halinde alınması sonucunda, nehirlerde yüksek su seviyesi yaşanması halinde taşkın ihtimali büyük ölçüde azalmakta ve nehirlerin güvenli akışı temin edilmektedir.

Öte yandan nehirlerin getirmiş olduğu yüksek suların ve besleyici maddelerin taşkın alanlarında ve ikincil kanallarda tutulması sayesinde, çevredeki alanlar hem su açısından, hem de toprağı besleyici maddeler açısından yarar göreceklerdir.

Bu çözümler çevreyle uyumlu ve nehrin ekolojik yapısını restore edici ve biyolojik çeşitliliği artırıcı niteliktedir. Bu önlemleri uygulayan ülkelerde doğal taşkın yatakları ve ikincil kanallar aynı zamanda rekreasyon alanı olarak da kullanılmakta ve gelir getirmektedir.

Nehir-için-yer önlemleri bu bakımdan, bir çok Avrupa ülkesinde ve dünyada pek çok ülkede doğayla uyumlu taşkın koruması tekniği olarak kabul edilmekte ve uygulanmaktadır.

Sonuç

Modern dünya artık sularla oynamayı ve nehirleri, gölleri düşman olarak görmeyi ve onlardan hesapsızca yararlanmayı bırakmıştır. Modern insan suyla dost olma, doğal hayatı eski haline geri getirme amacındadır. Bu ABD’de de Avrupa’da da böyledir. Örneğin Hollanda’da yıllar önce taşkın suları altında kalan bir bölgenin doğal yapısı itibariyle yeniden kurutulmayarak sulak alana ve tabiat parkına dönüştürülmüş olduğunu ibretle izledik.

Ülkemizde, bunları gördüğü halde eski akıl ve bilimdışı uygulamalarını sürdürenler, bunları savunmaya devam edenler hala bulunmaktadır. Bu çevreler mazeret olarak da “ABD ve Avrupa’nın zengin memleketler olduğunu, onların şartlarının bize uymayacağını” söyleyip doğaya düşman tavırlarını devam ettirmek istemektedirler.

Doğa statik bir yapı değildir. Doğaya yapılan tüm müdahaleler bir şekilde geri dönmektedir. Bugün dudak büktüğünüz uyarılar ileride “ben demiştim” şekline dönüşmemelidir. Modern ülkelerin uygulamaları, bilimin ve aklın emridir. Bugün ülkemizde olduğu gibi, mantık dışı, eski kafayla devam ettirilen politikalar daha pahalıya mal olmaktadır.

Vakit geçirilmeden dünyanın gitmekte olduğu istikametin, bizim devletimizce ve kamuoyu tarafından da kavranarak doğru uygulamalara varılmasını bekliyoruz.

Mehmet Ekizoğlu

09 Eki 2007

KÜÇÜK GÖL

Dur biraz daha, sakın uçma!” diye fısıldadı göl ördeğe... “Az daha sabret...” Sazların arasında, kanatlarını titreten yeşilbaş ördek dayanamıyordu. Yaklaşan ayak sesleri ördeğin içinde büyük korkulara neden oluyordu. Göl ördeğin yürek atışlarını bütün benliğinde hissetti. Ördeğin durmayacağını, büyük bir gürültüyle havalanacağını biliyordu. Ondan sonra da bir silah sesi duyulacak ve göl, kanatlı dostlarından birini daha yitirecekti. Bu senaryonun gerçek olduğunu sayısız kere izlemişti. Her defasında da dostu ördeğe “sakın uçma, bekle” demişti. Ama ördeklerin doğası böyleydi. Uçmak zorundaydılar.

Göl pek büyük sayılmazdı. Nehirden kopan bir parçaydı sadece... Ne zaman koptuğunu, nehrin araya alüvyonlarını yığarak ne zaman bu kadar uzakta kaldığını hatırlamıyordu bile.. Küçük göl şimdi nehrin sesini bile duymuyordu. Yalnız çok da ilgisiz değildi. Nehir ona her zaman selam gönderirdi. Nehrin kollarının ovayla buluşturduğu taze dağ kokuları, akıntıyı kucaklarcasına eğilen söğütlerin fısıltıları esintiyle gölcüğe ulaşır ve onu mutlu ederdi. Yerin altındaki çatlak ve sızıntılardan hep hediye sular gelirdi küçük göle...

Küçük göl, nehrin kıymetini bilirdi. Bahar zamanı karlar eriyip, nehre taşınması imkansız taşkın suları geldiğinde, göl bir yolunu bulup imdadına koşardı eski dostunun... O zaman iki eski dost yeniden buluşurlar ve kucaklaşırlardı. Küçük gölcük büyük bir olgunlukla, buyur ederdi nehrin fazla sularını küçücük bedenine... Şişerdi o zaman küçük gölcük... Büyürdü eni boyu. Çevresindeki çamurlu sazlıkları, otlu bataklıkları işgal eder, nehirden aldığı fazla suları bir an önce yutmaya çalışırdı. Kimseye bir zararı olmadan da bu görevini yerine getirip, nehre veda ederdi küçük gölcük... Havalar ısındıkça sularını yavaş yavaş içer ve eski zayıf haline geri dönerdi. Yazın en sıcak ve kurak zamanlarında bu sulara herkesin ihtiyacı olurdu. Göç etmeyen su kuşları, balıklar, sürüngenler, dili damağı kuruyan hayvanlar ve hatta insanlar bile küçük gölcüğü yazın çok severlerdi. Çevre tarlalara kurak zamanda su bile yetiştirdiği olurdu.

İnsanlar gelir, çevresinde piknik yapar, şanslı olanları balık avlardı. Kışın soğuk günlerinde avcılar, buzlu sularda bata çıka köpekleriyle gölün etrafında dolanır, ördek ararlardı.

Bir yaz günü sularını titreten bir gürültülerle sarsılmıştı küçük gölcük... Sazlıkların yanındaki toprak yolda ortalığı inlete inlete kamyonlar ilerliyordu. Kamyonlar göle iyice yaklaşınca geri geri gelmiş ve getirdikleri molozları gölün kenarına yığmaya başlamışlardı. Küçük göl, “Yapmayın, ne olur” dedikçe o gün kamyonlar gitti geldi, her geldiklerinde de daha çok moloz getirdiler ve gölün neredeyse yarısını moloz ve taş toprakla doldurdular.

Küçük göl o günden beri yaralıydı. Sularının önemli bir kısmını, sazlıklarının büyük çoğunluğunu kaybetmişti. Artık ne kadar su gelse de o kısımları dolduramıyor, moloz setlerini aşamıyordu. O günden sonra kötüye gidiş devam etmiş ve insanlar bu sefer moloz yığınlarının üzerine çöp dökmeye başlamışlardı. Şimdi o güzelim ılgın ve söğüt kokusunun yerinde ağır bir çöp kokusu vardı.

Küçük göl olanlar yüzünden kendisinden utanıyordu, hiç suçu olmadığı halde... Artık daha az kuş yuva yapıyor, daha az balık yaşıyordu bünyesinde... İnsanlar da kokudan dolayı gelmez olmuşlardı.

***

Ördek ayak sesleri saz hışırtılarına karışınca daha fazla dayanamadı. Yeşilli mavili kanatlarını suya vurarak açığa çıktı. Gürültüyle sudan havalandı. Gökyüzüne baktı, masmaviydi. Büyük bir gürültü ile bütün gökyüzü karardı.

***

Avcı eskiden beri küçük gölü çok severdi. Yıllar önce avcılığa bu gölde babasıyla adım atmıştı. İlk ördeğini bu gölde vurmuş, bıldırcın ve çulluk avını da bu gölün etrafındaki ılgınlarda ve susam tarlalarında öğrenmişti. İlk aldığı yavru köpeği hep buraya getirmiş, doğanın ve kuşların kokularını ona burada öğretmişti.

Avcı için bu göl kutsal bir yer gibiydi. Gölün kokuları, serinliği, sularının maviliği ona büyük keyif verirdi. Av bulamasa bile köpeğiyle gölün etrafında gezintiye çıkmak ona bütün dertlerini unuttururdu. Gölde bir çok hayvanı görebilirdi. Balıkçıllar, pelikanlar, atmaca ve şahinler, küçük su kuşları, mekeler, su tavukları, toprakta kertenkeleler, sincaplar, bazen bir tilki hep gezilerinde gördüğü olağan şeylerdi.

Epeyce zaman önce göle moloz ve çöp dökülmesine çok bozulmuş ve gidip belediyeye çatmıştı. Belediye başkanı, pişkin bir yüzle gülmüş ve “Ya nereye dökseydik?” demişti. “İstersen senin avluna dökeyim...” Tanıdığı bir milletvekiline dert anlatayım demiş, ondan da “Senin kurt kuş muhabbetiyle bu memleketin işleri yürümez” cevabı almıştı. Onun da yapabileceği bir yere kadardı. Sonuçta memurdu, fazla bir şey diyememişti.

İçinde üzüntüsü, yine de gölü bırakamamıştı. Artık eskisi kadar ördek olmuyordu gölde... Bıldırcınların yaşayacağı yerler de taş toprak dökülünce iyice azalmıştı. Bugün yavru köpeğine eğitim verecekti aslında.

Köpeği gölün kenarına doğru seğirtti. Kuyruğu çılgın gibiydi. Her yeri kokluyor, suya inmekle inmemek arasında kararsız kalıyordu. Onu biraz cesaretlendirmek lazımdı. Bir koku bulduğu anlaşılıyordu. Sazların içine doğru bir taş attı. Köpek taşın gittiği yeri görünce zıplaya zıplaya sazların arasına daldı.

Ördek önce suyun üzerine uçtu, sonra da havalanmaya yeltendi. Avcı tüfeğini çoktan omuzlamış, ördeğin gökyüzüne doğru kanatlarını açmasını bekliyordu. Tetiğe asıldı. Tek atışta ördek havada asılı kaldı. Şapırtıyla suya düştüğünde bu güzel bedende tek hareket bile yoktu.

Avcı köpeğine baktı, köpek kulaklarını dikmiş, büyülenmiş gibi ölü ördeğe bakıyordu. Avcı “al gel oğlum” dedi sertçe...

Köpek avcının komutuyla kendini suya attı. Suda büyük bir güçlükle yüzüyor gibiydi. Ördeği aldıktan sonra ağzını suyun üzerinde tutarak geri döndü. Zarif bir hareketle kıyıya çıktı. Önce bir silkindikten sonra avcıya yöneldi.

Avcı köpeğin ağzındaki yeşilbaş ördeği almaya uzanınca köpeği sırtını döndü. Avcı gülerek köpeğini okşadı, aferinleri sıraladı birer birer... Eline aldığı yeşilbaşa hayranlıkla bakarken köpeği de çevresinde zıplıyordu.

Avcı önce göle baktı, içinden “teşekkür ederim” dedi ördeğini çantasına koyarken... “Korumamız lazım bu küçük gölü” diye düşündü. “Yapabileceğimiz bir şeyler olmalı..”
***

Küçük göl, bir ördeğini yitirdiği için üzgündü ama görünüşe göre bir dost kazanmıştı. “Keşke insanlar hep senin gibi olsa...” dedi göl avcıya...

Avcı yerdeki boş fişek kovanını cebine atarken güneş, bu doğa sevdalılarını selamlayarak ufukta küçülüyordu.

Mehmet Ekizoğlu

11 Haz 2007

Su Panelinde Sorular ve Yanıtları


Gazi Üniversitesinde 17 Mayıs günü gerçekleştirilen "İklim Değişimi ve Su Ekonomisi Paneli"nde panelistlere yöneltmiş olduğum sorular ve yanıtları, Panel yönetimince derlenmiş olup aşağıda sunulmaktadır.




MEHMET EKİZOĞLU- Öncelikle tüm panelistlere sunuşları için teşekkür etmek istiyorum.

İsmim Mehmet Ekizoğlu. Aydın Büyük Menderes Platformunu temsilen burada bulunuyorum. Büyük Menderes havzasının su kaynaklarının ve depolanan su açısından kritik bir sezona girmiş olduğumuzu DSİ Daire Başkanı Sayın Hasan Özlü Bey de dile getirdiler.

Yine kendilerinin sunuşunda bu konuda alınacak tedbirler konusunda depolama tesislerinin artırılması zikredildi.

Bizim havzamızda şu anda inşaatı süren Çine Barajı mevcut, fakat yatırım planlarına bakıldığı zaman en az iki yıla kadar bitirilemeyeceği anlaşılıyor. Sizin de belirttiğiniz gibi, Atatürk Barajından havzamıza su taşınması pek mümkün değil.

DSİ 21. Bölge Müdürlüğü tarafından, söylediğiniz gibi, sulama konusundaki acil krizlerin aşılabilmesi için toplantılar düzenleniyor. Fakat toplantılardan genel önlemler çıkıyor, ama bu genel önlemler acil kriz anlarında pek geçerli olmuyor. Örneğin diş fırçalarken musluğun açık bırakılması, sulamada tasarruf için damlama sistemine geçilmesi vs... Bunlar uzun vadede önemli projeler ama şu anda bir kriz var. Bu krizden de çıkış yolu olarak, rotasyon sistemiyle sulamaya geçilmesi ve bu sistemin jandarma marifetiyle uygulanması gibi bir bildirim elimize ulaştı. Bunun da çözüm olmadığı ama bir tedbir olduğu malumlarınızdır.

Küresel ısınmanın ya da iklim değişikliğinin uzun yıllardır bilinen bir hadise olduğu göz önüne alındığında, DSİ’nin bu kritik havzalarda acil durum planı veya bir (B) Planı mevcut mudur, mevcutsa ne zaman uygulanacaktır?


İkinci sorum yine DSİ’nin görev alanına giriyor; sulak alanlardan bahsettiniz, sunumunuzda kısa geçti, su tutulması, taşkın korunması konusunda sulak alanlar çok önemlidir. DSİ’nin bugüne kadar kurutma tesisleri inşası yapıyordu. Acaba DSİ’nin kurutma tesisleri inşaatı bitti mi, bundan sonra yapılacak mı ve bu kurutulan sulak alanların iadesi yapılacak mı?


OTURUM BAŞKANI- Hasan beye söz vermeden önce bir açıklama yapmak gerekiyor. Kurutma tesisleri yaklaşımı konusunda şu söyleniyor: “DSİ kurutuyor, sulak alanlara su gitmiyor.”
DSİ’nin kanunlara göre hizmet verdiğini hepimiz bilmiyoruz. Kanunda, bataklıkların kurutulması, tarım alanlarına açılması gibi kural varsa, bunu DSİ’ye değil kanun yapıcılara sormanız gerekiyor.

MEHMET EKİZOĞLU (Devam)- Sayın Başkan izin verirseniz son sorumu sormak istiyorum: Havzalarımızda bir havza yönetimi uygulanmakta mıdır, varsa, bu planlar kamuoyuna açıklanacak mıdır?

Teşekkür ediyorum.

OTURUM BAŞKANI- Ben teşekkür ediyorum. Buyurun Hasan Bey.

HASAN ÖZLÜ- Arkadaşımızın dikkatlerine teşekkür ediyorum.

Arzın sınırsız bir şekilde artırılmasının mümkün olmadığını biliyoruz. Sizin sorunuzun temelinde, Menderes Havzasında çekilen sıkıntının tabiî ki farklı sektör kullanıcılarının, sadece arzın değil, Menderes Havzasını kirleten unsurların da suyun kalitesini bozmaya yönelik olarak tüm paydaşları dikkate aldığımızda, hepimiz sorumluluk altındayız.

Evet, suyun sahibi DSİ. Arzın artırılması ve suyun zararlardan korunmasına yönelik olarak Menderes’teki taşkınları da hatırlıyorsunuz; yaklaşık 100 km. bölümde son üç yıldır havzayı düzenlemeye çalıştık. Herhangi bir ani taşkında tarım alanları su altında kalıyordu. Şu anda onlar ne oldu, kontrol altına girdi. Yani, burada bütün paydaşların, kullanıcıların da, kirletenlerin de, kirletmeye tevessül edenlerin de herkesin sorumluluk hissetmesi lazım. O bakımdan bu sene, geçen seneki sahip olduğumuz miktar açısından baktığımızda, üçte bir oranındaki suyun var olduğunu Ekim ayında hissettik. Manzara belli oldu. Yani, yağışların dağılımındaki düzensizlik ve miktar açısından suyu tespit ettik ve hemen tepki olarak en çok suyu kullanan tarım sektörüne durumu izah ettik, anlattık. Zaten onlar da biliyorlar, onlar aslında bilinçsiz falan değil, tam tersine, biz bu toplantılarda bir araya geliyoruz ama onlar her gün gidiyor, barajın seviyesine bakıyor, yağışları izliyor, ona göre de kendi tedbirini alıyor, fakat buna rağmen, “DSİ suyu bulmak zorunda. Biz ekeriz” deyince de, “buyurun kardeşim, ekin.” Başlangıçta, bahar ayında size söylediğimiz şey şuydu: Bu seneki su seviyesi budur, geçen seneye oranla şu kadar su vardır, ona göre daha az su talebi olan bitki türlerini ekin. Öncelik şudur: Öncelik, meyve bahçelerindedir. Kalan suyu diğer alanlara aktarın.

Ekim-dikim alanlarında tüm masrafları yapacaksınız, tohumundan toprak işlemesine kadar hepsini yapacaksınız, ondan sonra su yetersizliği nedeniyle verim alamayacaksınız. Böyle bir şeye tevessül etmeyin. Ne kadar suyun var olduğuna burada hep birlikte karar verelim. Burada konuyla ilgili toplantılar yapıyoruz ama bazı insanlar burada bir şeyleri görmek istemiyorlar. Sorumluluk noktasında ise biz hiçbir zaman için su kullanıcılara jandarma-polis gücüyle müdahale etme yolunu tercih etmeyiz. İşin ayrıca bir de çevre boyutu var. Sizler bu hususları çok iyi biliyorsunuz.
Kurumları itham etmek yerine, yaptıklarını anlamaya çalışmak gerekir. Yanlış varsa, bundan dönmek mümkündür. Mesela sizin kurutma tesisiyle ilgili sorunuza gelince, şu anda yapmakta olduğumuz sulak alanların devamlılığını, hayatiyetini sağlama yönünde yapmış olduğumuz çalışmaları ayrıca sizlere sunabiliriz. Ama gerek Manyas’ta olsun, gerekse Sultansazlığı’nda olsun, bundan sonraki dönemlerde de bu sulak alanların hayatiyetlerini sürdürme konusuna yönelik olarak asgari düzeyde su arzını sağlayabilecek planlarını yapmaya, projelendirmeye devam edeceğiz ama vakti zamanında yapılmış olan, bazı alanların ıslah edilmesi, kurutulması programlarını da değerlendirmeye devam edeceğiz.

Kısacası, su kaynaklarının yönetimi bir bütündür. İçme suyundan, sulama suyuna, enerji üretimine tümünü bir bütün içerisinde ele alıp kaynakların doğru kullanımını sağlamak gerekir.
Çine Barajı’nın bitmesiyle ilgili hususta, çalışmalar devam ediyor. Mecburen, bu sene uygulanmak zorunda olan sistem olarak suyu, yaklaşık 500–550 km.lik bir menbadan Söke Ovasına kadar indirmeniz başka türlü mümkün olamıyor.

Evde kullanılan çamaşır, bulaşık deterjanının miktarı bile doğrudan, kullanılan her damla su, anında toksine dönüşebiliyor. Sayın Rektör Yardımcımızın ifade ettiği bir husus vardı; acaba kullanılan su miktarı gelişmişliğin bir ölçüsü müdür? Yani, kişi başına günde 200 lt/sn su kullanılıyorken, gelişmemiş, suyu temin edemeyen insanlar 5–10 litre suyla hayatlarını devam ettirmek zorundadır. Esasen şu anda yeni yaklaşımlar, Belçika, Danimarka gibi ülkelerde uygulanıyor. Günde, kişi başına tüketilen su miktarının 200 litreden 150 litreye çekilmesi konusunda programlar uygulanıyor. Çünkü kullanılan her bir litre su, hemen atık suya dönüşmektedir. Atık suyu arıtarak doğaya verecekseniz bir maliyeti göze almak durumundasınız. O zaman idareli ve tasarruflu kullanalım.

Biz böyle bir master çalışmasında, Düzce’den başlayıp Edirne’ye kadar olan tüm havzayı içine alan bir belirleme yaptık. Bundan muradımız şu; Düzce’den Edirne’ye kadar olan tüm alanın, Adapazarı, İstanbul, İzmit, Trakya’nın belli kesimini içine alacak şekilde master çalışması başlatıldı.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ediyoruz.