18 Oca 2012

BÜYÜK MENDERES’İN BİTMEYEN ÇİLESİ


Hiç lafı dolandırmayalım, yağmur yağdı, Menderes taştı. Söke Bağarası ovası göl oldu. Denizli’de taşkın koyunları önüne kattı, götürdü. Haberlere konu olmadı ama sedde yapılmış olan yerlerde de 3-4 yerde seddeler patladı ovaları su bastı.

Islah teranesi

Herkes feryadı bastı, Menderes ıslah edilsin, dereler ıslah edilsin. 20 yıldır hem Menderes ıslah ediliyor, hem de dereler ıslah ediliyor. Trilyonlar harcandı bu ıslaha. Geçen senelere kadar Çine Barajı bitirilsin, deniyordu. Çine Barajı da bitirildi, Menderes hala taşıyor, hala tarlalar göl..!

Ne ziraat odalarının aklına geliyor, ne yeni DSİ 21. Bölge Müdürümüzün aklına… Acaba bir şeyleri yanlış mı yapıyoruz?

Her yağmur yağdığında Menderes taşıyor, maddi zararlara yol açıyor.

Acaba biz Menderes’e yeterli yer vermiyor muyuz?

Batı Anadolu’nun en büyük nehrine geçerken bir bakın…

Her iki tarafı duvarlarla çevrilmiş, iki sedde arasına kıstırılmış, son santimine kadar tarlaların tehdidi altında, zavallı Büyük Menderes’imizi bir görün…

Böyle büyük, böylesine güçlü ve kadim bir nehir, böyle cendereye sokulmaya çalışılırsa ne olur?

Her sene işte böyle “taşkın” olur.

Islah ile olmuyor

Artık bunu anlayın ey muhtarlar, ey ziraat odaları… Islah ile olmuyor! Dereleri ıslah edeceğiz diye kanal haline getirince suyun debisini ve gücünü artırıp taşkına yol açıyorsunuz. Büyük Menderes Nehrini daraltıp sedde çekince su aşağı ovalarda büyük bir güçle patlıyor.. Bunu anlamak için mühendis olmaya gerek yok…

Artık Büyük Menderes’e hakkı olan yeri verme zamanı gelmedi mi? Hem kirlilik için, hem yer altı suları için, hem de doğa için artık nehre daha fazla yer vermemiz gerekiyor. Biraz daha göl, biraz daha sulak alan, biraz daha anlayış göstermemiz gerekiyor. Artık Büyük Menderes’in doğal taşkın yatağını işgal etmekten vazgeçmeli ve geri çekilmeliyiz.

Büyük Menderes bizden önce de buradaydı, antik devletler ona Meandros adını vermeden önce de buradaydı. Biz pamuğu, darıyı, domatesi öğrenmeden önce de o buradaydı. Biraz daha saygı göstermenin zamanı gelmedi mi? Büyük Menderes’in çilesi ne zaman bitecek?

Mehmet Ekizoğlu

9 Oca 2012

SUYU DEF ETMEK!



Bildiğiniz gibi memleketimiz Aydın'da derelerin büyüklerine çay denir. Karacasu Çayı, Çine Çayı, Akçay gibi, Dandalaz Çayı gibi.

Çaylar dağlardan gelen kar suyunu Büyük Menderes'e taşır, ovamızı bereketlendirir, hedefine varıncaya kadar tarlaları sular, bahçelere su verir, iklimi değiştirir, barajları doldurur, taşkını önler ve en önemlisi de yer altı sularını besler.

Sulama işlevini zaten biliyoruz, ama pek bilinmeyen işlevlerinden ikisi taşkınları önleme ve yer altı suları besleme işleridir. Yer altı suları en çok çaylardan, derelerden ve göllerden beslenmektedir. Çaylarımız su taşıma kapasiteleri ile doğal taşkın önleme vasıtalarıdır.

Taa ki...

Biz onları "ıslah" edinceye kadar...

Çaylar, dereler ıslah edilince ne yer altı sularını besler, ne taşkını önler, ne de sulama vb gibi ihtiyaçlara yanıt verir. O zaman çay ne olur? Kar, yağmur yağıp su geldiğinde, bir an evvel bu suyu erozyonlu bir şekilde Büyük Menderes'e boca edip, sudan "kurtulmamıza" yararlar.

Gittiği yerde, yani Büyük Menderes Nehrinde de büyük bir basınçla patlayan bı ıslah edilmiş çaylar, ovadaki taşkın riskini artırmaktadır.

Ekteki resim, ıslah edilmiş Yenipazar Koca Dere çayıdır. Görüldüğü gibi, üst taraflarındaki suyu tutan genişlemeler, fiziki şekilleri kaldırılmış ve duvar örülmüştür. Bu şekilde dağdan gelen erozyonlu, alüvyonlu sel suyu aynen Büyük Menderes'e doğru son sürat "def" edilmektedir.




Çözüm, Büyük Menderes için önerdiğimizin aynısı: Nehir İçin Yer (Room for River) yaklaşımı.

Çaylar genişletilmelidir. dar duvarlar kaldırılmalıdır.

Çevrelerine güvenlik amaçlı setler yapılabilir, ancak bu gölleme yapmasını engellemeyecek kadar geride olmalıdır.

Çay bir taşkanal haline getirilirse saatli bombaya döner.

Zemin kapatılmamalıdır. Suyun emilmesi oranı artırılmalıdır.

Küçük çapta hızı azaltıcı vejetasyona izin verilmelidir.

Tansiyonu azaltıcı göletler yapılmasına izin verilmelidir.

Çay nehire kavuşmadan önce mümkün olduğunca suyun yayılmasına dikkat edilmelidir.

Toplum olarak suyla barışmamız lazım. Buna en doğal, en küçük ve en evcil olan çaylarımızdan başlayabiliriz.

Mehmet Ekizoğlu

25 May 2011

MAK NE YAPACAK?

Değerli dostlar,

Merkez Av Komisyonu (MAK) toplantısı yaklaştı. Bu sene 18 Haziran tarihinde yapılacak. Zannederim 12 Haziran’da yapılacak olan genel seçimler üzerinde etkili olmasın diye bu tarihe aldılar. Yani MAK Kararlarını kimsenin beğenmeyeceği baştan belli …

Avcılar olarak bu sene pek bir yavaş görünüyoruz. Harekete geçmekte geç kaldık. Eskiden dergiler hareketlenir, yemekler tertiplenirdi. Bölge temsilcileri kafalanmaya çalışılırdı ki, aman toplantıda avcılardan çatlak (!) ses çıkmasın. Hepsi Federasyonun dümen suyunda seyretsin diye.

Yaban TV hareketli…

Yine de münferit bazı yazarlarımızın konuya değindiğini, öngörülerini ve beklentilerini avcılarla paylaştığını görmek mümkün. Yaban TV kanalı “MAK Özel” adlı bir program başlattı. Deneyimli avcı Sayın Halil Gülçur’un sunumuyla ekrana gelen programda, avcılardan görüşlerini SMS ve e-posta ile iletmeleri isteniyor ve bu görüş ve taleplerin “Ankara’ya iletileceği” belirtiliyor.

İyi niyetlerle hazırlanan program kapsamında iletilen taleplere bakıldığında, avcıların en önemli isteğinin “Mart ayında ördek avlamak” olduğu anlaşılıyor. Bugüne kadar ifade edildiği gibi, avlanma günü, avlanma limitleri, MAK Kararlarının dayanakları avcılar tarafından SMS’lere konu edilmemiş görünüyor. Bahar ördeğine tüfek atsalar, MAK onlara dünyaları vermiş olacak.

Sayın Arpaz’ın yazısı
Aynı kanala ait internet sayfasında yazan Sayın Mehmet Arpaz da “MAK’ta bu sene ne olur” başlıklı yazısında ümitsiz bir öngörüde bulunuyor ve fazla bir şeyin değişmeyeceğini söylüyor. Seçim tarihine bağlı olarak toplantı tarihinin değiştirilmesine dikkati çeken Arpaz, toplantının “avcılarla Bakanlık arasında Türkiye’nin en büyük derbisi” olduğu yorumuyla “var mı avcıların gol attığını gören?” diye soruyor.


Sayın Arpaz, bu ilginç yazısında, dünyanın her yerinde, haftanın her günü av yapıldığı efsanesini tekrarlıyor ancak zannederim bunu söylerken özellikle gelişmiş ülkelerde avlakların girişinin, avlaklarda avlanabilecek toplam av sayısının ve avcı sayısının kontrol altında olduğunu belirtmesi de gerekiyor. Tüm bunlar sağlanmadan, mevcut uygulamanın da, avcılığın haftanın her günü serbest olmasının da yaban hayatına onarılmaz zararlar vereceğini ifade etmek benim Anadolu toprağına ve yabanına borcumdur. Avcılarımızın da tek derdi sınırsız avlanmak olmamalıdır diye düşünüyorum.

Sayın Arpaz, bugüne kadar yapılan MAK toplantılarının hiçbirinin bilimsel bir kayda dayalı olarak yapılmadığını söylerken son derece haklıdır. Bu hususta Bakanlık birinci derecede sorumlu ve kabahatlidir. Ellerinde bir veri yoksa kafadan uydurma hükümlerle av ve yaban hayatını yönetiyormuş gibi yapmamalıdırlar.

Sayın Arpaz’ın yazısında, katılmadığım bir husus ise “çil kekliğin kınalı kekliğin yaşam alanlarını işgal etmesi, boğması” yargısı olmuştur. Yuva yaptığı, beslendiği, yayıldığı ve saklandığı yerler birbirinden farklı olan bu iki türün birbirini boğması veya diğerinin aleyhine yaşam alanını genişletmesinin pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Sayın Arpaz bu yargısını bir araştırma ile desteklememektedir. Eldeki veriler ise bu iki türün yaşam alanlarının birebir örtüşmediğini göstermektedir. Habitat koşulları da değişmediğine göre, Sayın Arpaz’ın iddiası havada kalmaktadır.

İnternet avcıları
Avcıların rağbet gösterdikleri internet sayfalarında ise bahar mevsimi olması hasebiyle, köpek yarışmaları telaşının ve piknikler vasıtasıyla hasret gidermelerin devam etmek olduğunu görüyoruz. Avcı siteleri henüz konuya adapte olamamış görünüyorlar. Bu sitelerin birçoğunda yorum yazan avcılarımızın MAK ile ilgilerinin, kararlar yayımlandıktan sonra ortaya çıkacağını da belirtmek gerek.

Doğa Derneği
Bu sene eğer temsilci olarak çağırılırsa, Doğa Derneği’nin eskisi kadar MAK Toplantısına hazırlık yapamayacağını düşünüyorum. Zira Doğa Derneği Başkanı ve önceki senelerde MAK Üyesi olan Sayın Güven Eken, bu yıl Türkiye Su Meclisi’nde aktif rol üstlenmiş durumda ve halen “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” konulu bir yürüyüşte yer alıyor. Anadolu’nun su kaynaklarının bilinçli kullanılmasını, HES, termik santral ve maden yatırımlarıyla doğanın bozulmamasını talep eden bu hareketi ben de yürekten destekliyorum. Avcılarımızın da bölgelerindeki temsilcilere ulaşıp destek vermelerinin, avlaklarımızın geleceği açısından hayati önem taşıdığını düşünüyorum.

Her ne kadar hazırlıksız da olsa, bu yıl da çevre koruma amaçlı sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin, sayıca az olmalarına karşın avcıların görüşlerine baskın geleceklerini tahmin etmenin zor olmayacağını düşünüyorum.

Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu

Ülkemizde atıcılığın resmi üst kuruluşu olan Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu’nun resmi internet sayfasında MAK Toplantısına ilişkin bir duyuru, bilgi veya hazırlık bulunmamaktadır. Bu sene de, her zaman olduğu gibi, spontane toplantıların yapılması, avcı üyelerin toplantıdan bir gün önce yönlendirilmesi muhtemeldir diye düşünüyorum. Federasyonun internet sayfasındaki Başkan Latif Aral ALİŞ imzalı bir duyuruda, 2-5 Haziran tarihleri arasında Bursa’da yapılacak olan Fuar kapsamında, Avrupa Avcılar Birlikleri Federasyonu (FACE) ve Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu (TAF) işbirliği ile “Avcılık ve Av Hayvanları Yönetimi açısından Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Anlamı” konulu Avrupa Sempozyumu düzenleneceği ve bu sempozyumun bir ilk olacağı duyurulmaktadır. Konunun çekiciliği ve katılımın genişliği dikkati çekmekte olan bu sempozyumda, avcılarımızın “Avrupa’da av her gün serbest” ve “Göçmen kuşlar konserve yapılıyor” önermelerinin doğru olup olmadığını görmelerini diliyorum.

Ülkemizdeki avcılıkla ilgili diğer sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin/kulüplerin MAK Toplantısı hakkında kamuoyuna duyurdukları herhangi bir görüş/etkinlik veya hazırlıkları bulunmamaktadır.

Benim tahminim ise geçen yıllardakine benzer, tartışması, dedikodusu bol, havanda su döven, klasik bir MAK Toplantısı yaşayacağımızdır.

Nasıl olmalı ya?
O da başlıbaşına bir ÇALIŞTAY konusu olmalıdır. O zamana kadar havanda su dövmeye devam edeceğiz ve kaybeden her zamanki gibi Anadolu’nun yaban hayatı olacak.

Mehmet Ekizoğlu

6 Mar 2011

BU İŞ BÖYLE OLUR

Değerli doğaseverler,

Bugün Sayın Thomas Wedel'ın yazı dizisine ara vererek ABD'deki bir av ve koruma dengesi örneğinden söz etmek istiyorum.

ABD'nin North Dakota Eyaletindeki yaban koyunu örneği... Bu eyalette doğal yaşam alanlarının sınırlı olması nedeniyle nesli tehlikeye giren yaban koyunlarının kurtarılması için öncelikle Eyalet Yaban Hayatı İdaresi bir koruma ve geliştirme programı başlatılıyor. Ancak sadece devletin program geliştirmesiyle iş bitmiyor. Avcılar ve diğer doğaseverler de konuya destek vermek amacıyla, Yaban Koyunu Vakfı kuruyorlar. Yaban Koyunu Vakfı sadece buradaki değil, tüm Kuzey Amerika'da tehlikeye giren yaban koyunları için proje, finansman ve destek temin eden gönüllülerden oluşuyor. Kurulduğundan bu yana yaklaşık 1 Milyon Dolar civarında parayı, yaban koyunu habitatına aktaran Vakıf halen bu çalışmalara aktif destek veriyor.

North Dakota Eyaleti yönetimi de, yaban koyunu avı lisanslarını bu Vakıf kanalıyla açık artırma ile satıyor. Son yapılan açık artırmada bir av lisansı için 35 000 dolar elde edildi. Aynı gecede yapılan 15 000 dolarlık bağışlarla birlikte 50 000 dolar, bir gecede yaban koyunları için gönderilmiş oldu.

Artık yorum yapmaya da, bizim Anadolu yaban koyunumuzu mukayese etmeye de, devlet ne yapıyor demeye de, devlete bahane bulan avcılar ne yapıyor demeye de gerek var mı?

Hepimizin elimizi taşın altına sokmamız gerekiyor...

Mehmet EKİZOĞLU

4 Şub 2011

AMERİKAN KIRLARINDAN NOTLAR


Bu derginin yazarlarından olan dostum, Mehmet Ekizoğlu, ABD’nin Wisconsin Eyaletinde bulunan çiftliğimizde yerli habitatın restorasyonu hakkında makaleler yazmamı istemişti.

Bu işe kazara girdik diyebilirim. Çiftliği 1972 yılında satın almıştık. Eski sahibinin çiftlikteki ahırı ve samanlığı yanmış ve artık hayvancılık işini sürdüremez hale gelmişti. Satın aldıktan sonra çiftliği bir müddet başka bir çiftçiye kiraladık. Ancak bu kira ne bizim masraflarımıza yetiyordu, ne de çiftçi kar edebiliyordu. Sonra devletin yüksek düzeyde erozyona maruz arazilerin doğal hayata ayrılmasına yönelik programını duyduk. Daha önceden ekilen bütün araziyi bu programa kaydettirdik. Devlet çiftçilerden daha iyi para veriyordu. Çiftliğin yaklaşık 100 dönümlük kısmında yıllardır hep mısır ekildiğinden dolayı, programa uygun hareket edebilmek için bu bölüme doğal otlar ekmemiz gerekiyordu.

Bir gün postadan bir paket geldi, içinde program çerçevesinde onaylanan otların tanımları bulunuyordu. İki bölüme ayrılmıştı: biri soğuk mevsim otları, diğeri de sıcak mevsim otları. Soğuk mevsim bitkilerini biraz biliyordum ama sıcak mevsim otlarının ne olduğu konusunda bir fikrim yoktu. Bunların ne olduğunu öğrenmek için yetkilileri aradım ve bu bitkilerin “kır otları ” olduğunu öğrendim. Nedir bu kır otları diye sordum.

Burada eğitimimiz başlamış oldu.

Son buzul çağının bitiminden bu yana 10 bin yıldır, Amerika’nın ortasındaki ovalar savan ve otlaklardan oluşmaktaydı. Yerli otlar genelde 1 ila 2 metre uzayabilen ve demetler halinde yaşayan otlardı. Yağmurların azaldığı batıya doğru ilerlediğinizde otlar kısalır ve nem azlığına daha dayanıklı türler ağırlıklı hale gelir. Kır çiçekleri kırların önemli bir bölümünü oluşturur.

Savan ise orada burada dağılmış halde seyrek yetişen meşe topluluklarına verilen addır. Eğer bu ağaç toplulukları birbirlerine yaklaşır ve güneşi bir derecede engelleyecek bir şekilde tavan örtüsü oluştururlarsa bu artık orman olmuş demektir. Savanların açık gölgesinde yetişen otlar ve çiçeklerle tamamen güneşe maruz kalan ağaçsız bölgelerde yetişenler birbirinden farklıdır.

Yangınlar kırların ve savan ekosistemlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu ekosisteme uygun olmayan türler, doğal yangınlarla elimine olurlar. Buraya özgü meşe ağaçları ve diğer bitkiler arada sırada çıkan bu doğal yangınlarla daha sağlıklı olurlar.

Eğitimimize geri dönelim.

Soğuk mevsim otlarının neredeyse hepsinin kaynağının Avrupa olduğunu öğrenmiştik. Siz Türkiye’de bunların pek çoğunu biliyorsunuzdur. Fakat o zamanlar biz bilmiyorduk. İlk başlarda sadece biraz kır otları ekmenin eğlenceli olacağını düşünmüştük. Sonraki dersimiz, sıcak mevsim otlarının ne kadar pahalı olduğunu öğrenmek olmuştu. İlk başta sadece on onbeş dönümü ekebilmiştik. Gerisi soğuk mevsim otları olarak kalmak zorundaydı.

Tabiat bilimci bir dostumuz vardı, ona ne tür otlar ekmemiz gerektiğini sorduk (beş ana türde ot olduğunu ve bunların da çeşitli alt türleri olduğunu tespit etmiştik). Arkadaşımız bize ana türleri ekmemizin iyi olacağını söyledi. Hangi türden ne kadar alacağımız üzerinde bir müddet düşündükten sonra satın aldık ve ektik.

Yaptığımız araştırmada kır çiçeklerinin kır ekolojisi için ne kadar önemli olduklarını görmüştük. Bunu düşündüğümüzde o kadar da pahalı görünmemişti. Ot tohumlarını aldıktan sonra hala kır çiçeği tohumlarından iki kat daha fazla alabilmek için paramız vardı. Biraz ondan, biraz şundan derken 12 değişik çiçek tohumu satın aldık. Otlardan sonra bunları da ektik.

Sonradan anlaşıldı ki, bizim ekim yaptığımız yıl, iki yıl süren kurak dönemin ikinci senesiymiş. Biz o yıl diğer ektiğimiz otların üzerini kaplasın diye yulaf da ekmiştik. Çok az yağmur yağdığı için o sene yulaf da çıkmadı. Kır otlarının tohumdan nasıl çıkacağını bilmediğimizden, o sene dizlerimizin üstüne çökerek tohumları aramıştık. Yulaflardan başka farklı görüntüsü olan otlar da vardı, umutlarımızı bu otlara bağladık.

O zamanlar bize yol gösterecek veya cesaret verecek kimse yoktu. İlk başlarda haberimiz yoktu ama biz aslında tarımsal faaliyetlerle ve otlatma ile tamamen bozulmuş doğal habitatı eski haline getirmeye çalışan hareketin bir parçasıydık.

Avrupa ve Amerika’da bulunan doğal otlar arasındaki en önemli farklardan birisi köklerinin uzunluğudur. Avrupa otları genelde saçaklı köklü ve tek tek gelişerek başka yerlere de kök atabilen otlardır. Amerikan otları ise 2 metre veya daha derine ulaşabilen uzun köklere sahip, bağ halinde büyüyen ot topluluklarıdır. Bu nedenle eğer Avrupa’da bir kırda otlar sürülür ve kökler ters gelirse, otlar ölmez ve saçakları tutunarak yaşamını sürdürebilir. Amerika’da durum farklıdır. Kıra saban girip uzun kökler topraktan dışarı çıkınca otlar hemen ölür.

Hayvan otlatma da aynı sonucu doğurur. Avrupa’da otlar hayvan otlatmasından fazla zarar görmezler. Ancak pek çok Amerikan otu, sürekli hayvanlar tarafından yenirse, derin kök sistemini besleyemez, zayıflar ve sonunda ölür.

Böylece, Wisconsin’in tam güneyindeki Illinois Eyaleti, eskiden % 86 oranında kırlardan ve savandan oluşurken bugün bu doğal alanların %1’inden daha azı günümüze ulaşmış durumdadır. Bu da birkaç milyon dönümlük araziden ancak 2000 dönüm kadarına tekabül eder.

İlk ekimimizin hikayesine devam edelim.

İlk iki yıl boyunca bizi cesaretlendirecek çok az gelişme oldu. Ektiğimiz doğal otlardan çıkanlar olduğunu gördüğümüzde, çok az oldukları için üzerlerine basmamaya gayret ediyorduk. Yıllar geçtikçe daha fazla görmeye başladık. Kır çiçekleri de büyüdü, çoğaldı ve çiçek açtılar. Çok mutluyduk. Büyük ve uzun köklere ihtiyacı olanlar 8 yıl kadar çiçek açmadı.

Bu öyküsünü anlattığım arazi yirmi yıldır ekiliyor. Doğal otların dikilip başarılı olduğu yer çok güzel görünüyor. Kır çiçekleri ekmediğimiz yerlere yayıldı ve ilk ekilen yerlerde de daha sık büyüyorlar. Fakat gerçekten şimdi anlayabiliyoruz ki, asıl kırları ancak Tanrı yapabilir. Bizim yapabileceğimiz sadece kaybolan bazı bitkileri geri getirmektir. Biz bu arazimizde 12 tür ektik. Doğal kırlarda bunlardan ortalama 300 tür bulunuyor. Hepsi aynı yerde bulunmuyor. Toprağın türü ve toprak şartlarının değişmesine göre ancak belli bazı tür otlar bir yerde yetişiyor ve tam da orada yetişiyor.
Topraklarımızı rehabilite etmemizdeki en önemli nedenlerden birisi önceki dönemlerde kuşlara, hayvanlara ve böceklere ev sahipliği yapmış bu doğal alanları tekrar kurmak... Habitat yok edildiğinde, buralardaki doğal hayat da ya ölüyor, ya da başka yere göçmek zorunda kalıyor. Eğer siz bozmazsanız doğa kendi dengesini kendisi kurabiliyor.

Bu bozulmanın en önde gelen örneklerinden birisi Amerika’daki ötücü kuşların yaklaşık %90’ının yok olmuş olmasıdır. Bunların çoğu yuvasını otlar arasında kuran kuşlardır. Çoğunlukla ekin tarlalarında kuluçkaya yatarlar ve kuluçkada iken ekinler biçildiği vakit bu kuşların yuvaları, yumurtaları ve civcivleri de yok olmuş olur. Avcılar olarak siz de iyi bilirsiniz, aynı kaderi av kuşları da paylaşmaktadır.


İkinci bir örnek olarak yırtıcı hayvanların ortadan kalkmasını verebiliriz. Kurtlar, ayılar ve puma veya dağ aslanı olarak da bilinen büyük kediler bu bölgelerde yok olmuştur. Bugün Amerikan kırında Avrupalıların ilk geldikleri günden bile daha fazla geyik bulunmaktadır. “Fazla geyik” fikri bazı avcılar tarafından olumlu görülmektedir. Zira avlamak için geyik bulma şansı artmaktadır. Ancak olması gerekenden fazla sayıda geyik nüfusu, orman zeminindeki bitkileri tükeninceye dek yediği için orman ekosistemine zarar vermektedir. Birleşik Devletler’de kalan tek yırtıcı insandır ve o da yeterli olamamaktadır.

Thomas Wedel


NOTES FROM THE AMERICAN PRAIRIE

We got in to this idea quite by accident. We had bought the farm in 1972 after the previous owner’s barn had burned, and he could no longer milk cows for a dairy business. For many years, we rented the land to another farmer, but never for enough to support the farm financially. Then we heard about a government program designed to take highly erodeable land out of production. We signed up for all of our crop land, as the government paid better than farmers. As 45 acres of the land had been planted in corn, we needed to put in a cover crop of grasses to comply with the program requirements.

We received in the mail a packet with a description of all the approved grass mixtures. There were two sections- one entitled “cool season” grasses, and one of “warm season” grasses. I was familiar with the contents of the cool season section, but not the warm season ones. I called to ask about them and was informed that they were “prairie grasses”. I said, “What are they?”

Here began our education.

For the last 10,000 years, since the end of the last glacial period, the central plains of the USA have been a mixture of grasslands and savanna. The native grasses are mostly bunch grasses, and range from one to two meters in height. As you go west, and rainfall diminishes, the grass types gradually change to shorter ones that are more suited to the lack of moisture. Flowers (forbs) make up a significant part of the prairie.

A savanna is an area of scattered oak trees. If they are too close together and make a tight canopy, it becomes a forest. The grasses and forbs that grow in the open shade of a savanna are different from those that grow in the open sunlight.

Fire is an integral part of the prairie/savanna ecosystem. It is what keeps out plants that are not suited to this environment. The oaks and plants that are native here do better with occasional burns.
So, back to our education.

We have learned that the cool season grasses we have are almost all European in origin. In Turkey, you would be familiar with most of them. But at that time we didn’t know it. We merely thought that it would be fun to plant some “prairie” grasses. Then our next bit of education was how much more expensive the warm season grasses were. We could only afford to plant one 18- acre field. The rest had to be the cool season grasses.

We had a friend who was a naturalist, so we asked him what kinds of grass we should plant. (We have found there are five main types, plus several lesser kinds.) He suggested the main types, so after much worry about how much seed of each to buy, we planted.

In our research, we had found how important forbs are to the prairie environment. If we thought that the grass seed was expensive!!!! The grass seed for the 18 acres of prairie cost well more than the cool season seed for the other 27 acres. And it was very cheap compared to the flower seeds. After buying the grass seed, we had enough money to buy a double handful of forb seed. We bought 1/8 ounce of this and 1/16 ounce of that, in all about 12 different flowers, and after the grass was planted, I went over about an acre, tossing seeds in abandon.

It turned out that we planted in the second year of a severe dry spell. We had used oats as a cover crop, and there was so little rain it didn’t go to seed. We had no idea what prairie grass seedlings looked like, so we crawled on our hands and knees, looking along the planted rows of sickly oats looking for something different. There were some odd looking little plants, so we put our hopes on them.

There were no people that we knew to give us guidance and encouragement. We didn’t know it at the time, but we were in the vanguard of a movement to try to restore the native habitat that had been almost entirely destroyed by the plow and grazing.
A major difference in the European and American native plants is the depth of the root systems. European grasses are, for the most part, shallow rooted and sod forming. American grasses are deep rooted (up to 2 meters and more) and are bunch grasses. Some still can form sods. So, if a European grass field is plowed, the grasses that have been turned over can still continue to grow. American bunch grasses, when the plow severs the deep roots, die. The same is true for the forbs, at least one of which has roots down as much as six meters.
Grazing is the same. European grasses don’t mind being eaten down to the ground constantly. Most American grasses, if grazed short continuously, can’t support the deep root system and weaken and finally die.

So, as a result, the state of Illinois, just south of Wisconsin, which was originally 86% prairie and savanna, has less than 1/10 of 1% left. Less than 2,000 acres out of several million.

So, let’s go back to our first planting.

We saw little to encourage us for two years. When we did see a grass plant, we were careful not to step on it, as there were so few of them. As the years passed, we saw more and more. The forbs also began to show and bloom. We were very thankful. Some that needed big roots did not bloom for 8 years, even though we saw the leaves.
That particular field has now been planted for twenty years. Where the grass planting was successful, the field is beautiful. The flowers have spread to areas we did not plant, and are growing more thickly in the original place. But we understand that truly, only God can make a real prairie. All we can do is replace some of the lost plants. We planted twelve varieties of forbs and there are about 300 of them in natural prairies. However, not all grow in the same place. No matter what type of soil conditions you have- clay, sand, wet, dry, fertile, poor- some set of prairie plants want to live exactly there.

A strong reason for rehabilitating land is to re-establish habitat for the birds, animals and insects that historically called it their home. When habitat is destroyed, the life that lived there either dies or moves elsewhere. Nature, if not disrupted, will create a balance of life.

One example of that disruption is the loss in the Americas of up to 90% of some of our song birds. Many are grassland birds, and nest in hay fields. As the hay is cut during nesting season, the nests, with babies, are destroyed. As hunters, you will understand that the same fate is befalling game birds.

A second example is the loss of predator animals, such as wolves, bears and the big cats, known as pumas or mountain lions. There are now more deer here than before the country was settled by Europeans. The idea of “too many deer” is celebrated by some hunters, as it is easier to find one to shoot, but they can and do destroy the forest ecosystem by eating to extinction the plants on the forest floor. The only predator left in most areas of the United States is man, and he is not enough.

12 Eki 2010

“Yaşanamaz Nehir” (Uninhabitable river)


Değerli dostlar,

Dünyadaki blog yazarları 15 Ekim Blog Action Day (Blog Hareketi Günü) temasını SU olarak belirledi.

Ben de blogumda sık sık su konusunu işlediğim için bu özel güne katılıyor ve en son konumu “yaşanamaz nehirler” olarak belirliyorum.

Elimizde sadece ABD’ye ilişkin bazı istatistik verileri var. Bunlara bakmak bile karamsar olmak için yeterli bir neden:

• Günümüzde ABD’deki nehirlerin %40’ı balıkların ve diğer su canlılarının yaşaması için ve yüzmek için elverişli olmayacak derecede kirletilmiş durumda. Nedeni hala evsel atıkların, endüstri atıklarının ve tarımsal ilaç kalıntılarının nehirlere karışmaya devam ediyor olması.
• ABD’de her yıl fabrikalar 3 milyon ton zehirli kimyasal atığı nehirlere ve doğaya atıyor.
• Çöp olarak doğaya atılan atıkların %80’i geri dönüştürülebilir olduğu halde çöp olarak kalıyor.

İstatistikleri fazla uzatarak can sıkmak istemiyorum, bu umutsuzluğa kapılmamıza da neden olabilir. Bir diğer sakıncası da, ABD’nin en büyük kirletici olduğu gerçeğinin aklımızda gereğinden fazla yer etmesi ve yersiz bir rahatlığa kapılmamız olacaktır.

Oysa ki ABD’ye ait verilerin verilmesi, sadece bu ülkenin gelişmiş olmasından ve istatistik alt yapısının ileri düzeyde olmasından kaynaklanıyor. Bu gibi konularda ülkemizde veri yok. Bu konuların sayımını tutmak kimsenin aklına gelmemiş ülkemizde. Neden mi? Belki de ekonomik gelişme, bu gelişmenin bedeli olan çevresel erimeden daha önemli görüldüğü için… Belki de sayıldığı zaman önlem de almak gerekeceği için…

Çok fazla kinayeli imalara girmeden, hemen önümüzdeki konumuza dönelim.

Büyük Menderes?

Büyük Menderes Nehri de “yaşanamaz nehir” durumuna dönüşüyor.

Büyük Menderes Nehrinde su canlıları artık yaşamıyor. Nehir balıkçılık, su ürünleri, su sporları gibi aktiviteler için uzun süredir uygun bir su kütlesi değil. Kazara suya girenler de çeşitli hastalıklara maruz kalıyorlar.

Nehrin kirlilik oranlarının yüksek olduğu, yakın zamanda bitirilen Büyük Menderes Havzası Taslak Yönetim Planında tespit edildi. Nehrimiz kirli. Nedeni?

Nedenler Amerikan nehirlerindeki nedenlerden farklı değil. Endüstriyel atıklar, evsel atıklar ve tarımsal ilaçlar.

Buna ilaveten bizim durumumuzda bir ilave faktör daha var: Su Yönetiminin faaliyetleri.

Su Yöneticileri de Büyük Menderes Nehri başta olmak üzere, çay, dere, göl ve diğer su kütlelerinden önemli değişiklikler yaparak suyun doğal akışını etkiliyorlar. Sonuçta kirlilik oranının artmasına, topraklarımızın kontamine olmasına, bağlantılı göllerin ve doğal yaşam alanlarının kirlenmesine neden oluyorlar.

Yukarıda değinilen taslak planda yer verilen önlemleri uygulayacak olan su yönetimi, ancak bu yönde bir kıpırdama da yok.

Kamuoyu yaşanamaz nehir olma yolunda ilerleyen Büyük Menderes Nehri’ne bir sulama kanalı olarak bakmaya ve nehre bu muameleyi yapmaya devam ediyor. Havzanın en önemli su gündemi halen sulama olmaya devam ediyor.

Bu Blog Hareketi Gününde canınızı daha beter sıkmak pahasına, Büyük Menderes Nehri’nin “yaşanamaz nehir” olma yolunda ilerlemekte olduğuna dikkati çekmek istedim.

Çözümü yok değil, çözüm önerileri de Büyük Menderes Havzası Taslak Yönetim Planının ekinde bir program halinde belirtilmiş. Ama bunları uygulama safhasına koyabilmek için ilgi, farkındalık ve azim gerekiyor.

26 May 2010

AVCILAR LEHİNE NE DEMEK?


Bu bir MAK yazısıdır.

Adetim olduğu üzere, bu yılki Merkez Av Komisyonu Kararına ilişkin yazımı dikkatlerinize sunmak isterim.

Doğaseverlerin malumudur, Merkez Av Komisyonu (MAK) her sene Mayıs ayında toplanarak içinde bulunulan yılın genelde Ağustos ayı ile başlayan ve bir sonraki yılın Şubat ayı sonlarına doğru biten av sezonunda uygulanacak kararları görüşür ve karara bağlar.

MAK yasal bir kurumdur, görevi, yetkileri, çalışma usul ve esasları Kara Avcılığı Hakkında Kanun ile belirlenmiştir. MAK’ın alacağı kararların taslağı ise Çevre ve Orman Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce hazırlanır.

MAK Kararının hedef kitlesinin avcılar olduğu düşünülse ve kabul edilegelse de ben bunun hep aksini düşünmüşümdür. MAK Kararının hedef kitlesi (ve aslında konusu) yaban hayvanlarıdır. Zira Kararda yer alan kurallarla belirlenen insanların faaliyetleri gibi görünüyor olsa da, aslında belirlenen bu yaban hayvanlarının nerede, ne zaman ve kaç tane öldürüleceğidir. Dolayısıyla esas itibariyle kararlar av hayvanlarını ilgilendirmektedir. O nedenle alınan kararlar ve muhtemel sonuçları av hayvanları açısından değerlendirilmelidir.

Diğer yandan, avcılarımız öteden beri MAK toplantılarına bir boks maçı veya bir meydan muharebesi gözüyle bakmaktadır. “Avcılar bu toplantılarda birlik olup, “karşı tarafı” dize getirmesi gerekmektedir. Her yıl avcıların aleyhine alınan kararlar cana tak etmiştir. Bu yıl artık avcıların lehine değişiklikler yapılması gerekmektedir. Avcı temsilciler, özel avlak temsilcisi ve GSGM temsilcisi birlikte hareket edebilirse çevreciler artık bu sene yenilgiye uğratılabilecektir.”

Oysa ki idarenin, özellikle de doğal kaynak yönetimi disiplini içerisinde yer alan av ve yaban hayatı yönetimi alanında alacağı kararlar, bir grubun leh veya aleyhine olup olmadığından ziyade, mevcut kaynağın (yaban hayvanlarının bir kaynak olarak nitelendirilmesine de karşıyım ancak literatürde böyle deniliyor) akılcı ve sürdürülebilir olup olmadığı ile ilgili olmak gerekmez mi? Ona göre bir sistem tesisi gerekmiyor mu?

***

Avcılığın insan yapısının gösterebildiği “normal” biyolojik ve sosyal davranış yapılarından birisi olduğu artık günümüz dünyasında kabul görmektedir. Bu nedenle bu yazıda avcılığın yapılmaması ihtimali gibi gerçekçi olmayan bir ihtimal üzerinde durulmayacaktır. Buna karşın, avcılık yapılacaksa, bu pratiğin “açıklanabilir” gerekçeleri olan kurallara bağlanmasının doğal olduğu düşünülmektedir.

Örneğin, bir dağda bir sonbahar günü sabah erken saatlerde av tüfeğinden çıkan saçmalarla can veren keklik sayısının değişmiş olmasının sebebinin, “avcıların birlik içerisinde hareket etmesi” ya da “bu yıl avcıların lehine kararlar verilmiş olması” ile açıklanamayacağı ortadadır.

Hafta sonu çalışmak zorunda kalan avcılar için hafta içi bir gün daha av günü verilmesinin, önceki düzenlemelere nazaran yaban hayvanları için doğuracağı sonuçların ne olduğu konusunda elde bir bilgi olmamasına karşın, bu ve buna benzer hususlar her yıl tartışma konusu olabilmektedir. Hiçbir MAK üyesi de bir yıl olsun kalkıp, “bizim görevimiz insanların haftalık avcılık hırslarını tatmin etmek değildir, av hayvanları populasyonuna kalıcı bir zarar vermeden avcılık faaliyetinin sürdürülebilmesidir” diyememiştir.

Ben esasen idarenin bu MAK sistemi ile elde etmek istediği sonucu merak edenlerdenim. İdare “avcıların lehine” düzenlemeler yaparak avcıları mı memnun etmek istemektedir? “Bu yıl üç olur, seneye beş” diyerek günü mü geçirmektedir? Çünkü bu MAK sisteminin modern yaban hayatı idaresi ülkelerine ve doğal kaynakların sürdürülebilirliği ilkesine uygun bir yönetim getirmediğini biliyoruz.

Kaba bir örnek verelim.

MAK Kararlarına göre bir yıl diyelim ki, çil keklik avı sadece 4 il için günde iki kuş limit olmak üzere açılmış olsun. (MAK aklı, sebep göstermeye gerek mi var, neden olmasın?) Çil keklik yıllardır ülke çapında avlanması yasak olan bir yaban hayvanıdır. Diyelim ki bu 4 ilimizde, kafadan biraz büyük rakam atalım (DKMP Genel Müdürlüğünün de başka bir şey yaptığını sanmıyorum, kafadan atıyorlar) toplam 100 bin çil keklik yaşıyor olsun.

Önemli bir çoğunluğu hayatından çil kekliğe silah atmamış olan yurt avcılarımızın bu 4 ilimize akın etmeyeceklerini kim iddia edebilir?

Hadi diyelim, ekonomik kriz, benzin fiyatının pahalı olması filan derken akın etmediler. (Bu bagaj limiti ve haftada 4 gün av düzenlemeleri ile hedeflenen odur ama bilmiyormuş gibi yapalım) O zaman bu 4 il ve çevre illerden gelecek avcılarımızın çil kekliklere silah atacağını düşüneceğiz.

İlk gün her ilde ava çıkan (yine mütevazı bir rakam olsun) ortalama 5 bin avcının 1’er çil keklik vurduğunu düşünelim. Avcılarımız ilk anda atışlarda hamlıktan, yürüyememekten derken limitlerini dolduramazlar diye düşündük. Hiçbiri de Allah için limit aşımını filan aklına bile getirmez dedik. İlk gün toplam 100 bin olan çillerin 20 bini gitti. Ama av günü haftada 4 gün olacaktı? Neyse, onu da fazla yazmış olabileceğimiz avcı sayısına ve herkesin aynı gün ava çıkmamasına sayalım. Yani 20 bin rakamı 4 il için toplam hafta ortalaması olsun.

Bu arada MAK sisteminde avlak limiti, kontrollü giriş gibi bir şey yok. Yani “durun, bu bölgede iş çığırından çıkıyor, buna şu sınırlı alanda şimdilik ara verelim” demenin bir yolu yok. O nedenle, MAK’ın verdiği izinle avcılarımız, “Ya Allah” devam ediyor. İkinci hafta ve üçüncü hafta derken bir ayda toplam çil sayısının 5’te 4’ü sizlere ömür. Sizin de gördüğünüz gibi, fazla uçucu olmayan, yani yaşam alanı dışına fazla çıkmayan bu av hayvanımızın köküne kibrit suyu ekmekteyiz. Hem de yasal olarak... Bir hafta daha ava çıksalar, hem de artık herkes egzersiz yapmış, hamlığını atmış, tüfekler daha iyi atılıyor, köpekler de kokuyu öğrenmiş, son kalan 20 bin çilin şansı sizce ne kadar? Gelecek sene bu 4 ili çil avına kapatsanız bile, kalabilmiş olan zavallı populasyon artığının toparlanma şansı ne kadar?

Bu senaryoya il dışından otobüslerle gelecek olan av partilerini, her gün ava gidebilecek durumda olan cengaverleri, ava giderken yanında seyyar buz çantaları götüren stokçuları, “alaya bir tüfek attım, üç kuş birden düştü” ballılarını (!) ve “kınalı zannettim, meğer çilmiş” masumlarını (!) dahil etmedik. Bagaj limiti sorununun türlü cinliklerle aşılması ne için sanıyorsunuz?

Bu senaryo her sene kınalı kekliğin, yaban tavşanının başına gelen hikaye değil midir? Her yıl boş dağlar aynı ağıtı yakmıyor mu? Şimdi siz söyleyin, Allah aşkına, bu iş avcıların lehine mi, aleyhine mi? Avcıların lehineyse kimin aleyhine?

Mehmet Ekizoğlu

10 Ara 2009

KUŞ SALIMI HAKKINDA

Ülkemizde uzun yıllardır yaban hayatı idarecileri ile avcılık çevrelerinde bir kuş salımı konusu meselesi gündemde tutulmaktadır. İlgili yaban hayatı idaresi yıllardır faaliyet raporlarında salınan kuş sayıları ile göz doldurmaya çalışmakta, avcılık çevreleri ise hem daha fazla kuş salınmasını istemekte, hem de kendilerinin de katıldığı kuş salımı törenleri ile kamuoyu önünde yer edinmektedirler.

Ülkemizdeki kuş salımı çalışmalarında önceliğin, kınalı keklik (alectoris chukar) ve sülün (Phasianus colchicus) kuşlarına verildiği görülmektedir.

Örnek avlak uygulamalarında ise, doğal türlerin avlanacak sayıda olmaması halinde, hem doğal türlerin avlattırılması, hem de “üret-sal-avlat” modelinin kombine bir şekilde uygulandığı anlaşılmaktadır.

Öte yandan gerek ülkemizdeki salım uygulamalarında, gerekse diğer ülkelerdeki yaban hayvanı salımların etkinlik, salımların yararı ve ekonomik olup olmadığı konusundaki tartışmalar hiç duracak gibi görünmemektedir. Ülkemizde özellikle sülünün salımının uzun yıllardır devam etmekte olmasına karşın, henüz genel avlaklarda avlanabilecek türler arasında yer almamasının, kuş salımlarının etkin olup olmadığı yönündeki kuşkuları destekler bir veri olduğu açıktır.

Salım ifadesinin Türkçe literatürde hem kapalı alanlarda, bundan sonra kolaylık açısından kümes diyelim, yetiştirilen hayvanların doğal ortamlarına salınmasını; hem de doğal ortamlarından alınan yaban hayvanlarının çoğaltılmak istenen diğer doğal ortama taşınmasını içerdiğini de bir kenara not edelim.

Halbuki, yaban hayvanlarının bir ortamdan alınıp, araştırılmış diğer bir ortama nakledilmesi ve böylelikle ikinci doğal ortamda populasyonun gelişmesinin sağlanması olarak özetleyebileceğimiz uygulama, yabancı literatürde “yerleştirme” olarak çevirebileceğimiz şekilde adlandırılmakta ve farklı değerlendirilmektedir. Bu örneklerin ayrı bir yazı konusu olduğunu ve aslen tür yönetim uygulamalarının başarı oranının çok yüksek olmasını belirtmekle yetinelim.

Bu yazının çerçevesi içerisinde, salım derken kastettiğimiz sadece kümeste yetiştirilen hayvanların doğal ortamlara bırakılmasıdır. Bu yazıda yerel literatür ile yabancı literatür arasında ortak alanı çok olan sülün salma çalışmaları konu edilmektedir.

Hayatta kalma oranı

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü internet sayfasında yer alan Mustafa Kantarlı’ya ait bir çalışmaya göre(1), “Yapılan etüt-envanter çalışmaları herhangi bir alana salınan keklik ve sülünlerin sadece % 20 sinin” hayatta kaldığı belirtilmektedir. Buna karşın, yabancı literatürde “ortalama salımın ilk haftasında salınan kuşların %60’ının hayatta kaldığı; salımdan bir ay sonra %25’inin hayatta kaldığı, araştırmalarda kış sonunda genelde hayatta kalma oranının %5 olduğu”(2) belirtilmektedir. Kantarlı’nın çalışmasında süre ve mevsime göre detay bulunmamaktadır. Çalışmanın başka bir amaca yönelik olarak yazılmış olmasının, bu yönde ayrıntı verilmemesinin nedenleri arasında olabileceği düşünülmektedir. Buna karşın, kümesteki beslenme, barınma ve ısınma koşullarından sonra doğaya salınan sülünlerin hangi mevsimde doğaya salındığı ve ne kadar bir süre sonra hayatta kalma oranının ölçüldüğü hususları büyük önem taşımaktadır. Kış şartlarının, salınan hayvanların hayatta kalma oranını büyük ölçüde azalttığı ortadadır.

Yine de gerek ülkemiz etüt-envanter çalışmalarına göre bulunan %20 rakamı, gerekse bazı yabancı kaynakların üzerinde birleştiği %5 rakamı salımın sonuçları ve etkinliği hakkında şüphe duymamıza neden olmaya yeterlidir.

Yırtıcılar ve beslenme sorunu

Sülün salımından sonra ortaya çıkan populasyon azalmasında genel olarak iki faktörün suçlandığı görülmektedir: Avlanma ve yırtıcı hayvanlar. Ülkemizde genel avlaklarda sülün avı yasaktır. Buna karşın, doğaya salım ile birlikte avcılık kulüpleri ile birlikte çalışmalar yapılmakta ve kaçak avcılığa karşı eğitimler düzenlenmektedir. Avcılık kulüplerinin genel olarak üyelerini bu yöndeki kaçak avcılığa karşı denetlediği düşünülmektedir.

Buna karşın, yine yabancı literatürde ölen kuşların %90’ında ölüm nedeninin yırtıcı hayvanlar olduğu belirtilmektedir. Bunun nedeni açıktır. Kümeste yetiştirilen hayvanlarda yırtıcılardan kaçma güdüsü gelişmemiştir. Bundan başka kümeste yetiştirilen kuşlar, habitattaki çalı, ağaç, uzun otlar gibi doğal unsurların yırtıcı hayvanlardan saklanmak amacıyla nasıl kullanılacağını öğrenmemişlerdir. Sonuçta, tilki, çakal ve yırtıcı kuşlar salımın ilk günlerinden başlayarak bu “kolay avları” tüketmektedirler.

Salınan hayvanların ölümlerindeki bir diğer etmen ise doğal yollardan beslenmenin öğrenilememesidir. Kümeste yetiştirilen hayvanların ilk anda doğada yiyecek arayıp bulması ve hayatlarını devam ettirecek şekilde beslenmesi mümkün olamamaktadır. Araştırmalar, yiyecek bulmayı öğrenme sürecinin ise 3 haftayı bulduğunu göstermektedir. Bunun sonucu olarak bir çok birey de açlıktan ölmektedir.

Bir çok yönetici ve avcılık kuruluşu temsilcisi, durum bu ise salımdan önce yırtıcı mücadelesi yapılması gerektiğini düşünmektedir. Mücadeleden maksat, kuş salımından önce bu kuşları yemesi muhtemel yırtıcı hayvanların öldürülmesi veya başka bir alana taşınmasıdır. Mevcut yasa ve avcılık kurallarının bu uygulamaları yasaklamış olmasının ve yırtıcı mücadelesinin zor ve maliyetli bir iş olmasının yanısıra, araştırmalar da göstermiştir ki, yırtıcı hayvanların elimine edilmesi salınan kuşların hayatta kalma oranlarını artırmamaktadır(3). Bu nedenle, modern yaban hayatı idarecileri yırtıcıları ortadan kaldırmaya çalışmamakta, ancak yırtıcıların bu kuşlara zarar vermesi olasılığını azaltmaya çalışmaktadır. Bunun için yırtıcı telleri ve alıştırma kafesleri gibi uygulamalar bulunuyor olsa da en etkili önlemin kuşların saklanabileceği doğal ortamların oluşturulması ve artırılması olduğu tespit edilmiştir. Yırtıcı kuşların verebileceği zararın büyük ölçüde bu şekilde azaltılması mümkündür. Habitat koşullarının iyileştirilmesi ile yırtıcıların vermiş olduğu zararın toplamda %80 oranında azaltılabileceği ortaya çıkarılmıştır.

Avlanma için salım

Ülkemizde devlet birimlerince uygulanmasa da, dünyada pek çok idare ve özel kişiler avlanma amaçlı av kuşu salımı yapmaktadırlar. Bu uygulamalarda asıl amaç salınan kuşların doğada tutunması ve üremesi olmadığı için genelde avcıların alana girmesinden kısa bir süre önce salım gerçekleştirilmektedir. Bu şekilde avcıların avdan aldıkları tatmin oranı artmakta ve av köpekleri de sezon dışında formda tutulmaktadır. Sözkonusu uygulamanın doğal hayat üzerinde oluşturduğu baskının kısa süreli ve kontrollü bir alanda olması nedeniyle doğal hayat üzerinde etkili olmadığı anlaşılmaktadır. Çoğu durumda doğal kuş populasyonları üzerinde olabilecek av baskısının azalmasına neden olan özel salımlar, yine çok az hayatta kalma yüzdeleri ile sonuçlanmakta ve doğal populasyonları desteklememektedir.

Kuş salımı zararlı olabilir mi?

Kümeste yetiştirilmiş kuşların doğal ortamlara salınmasında çok bir fayda olmadığı artık genel geçerlik kazanmış bir olgudur. Bununla beraber bazı salımlarla ilgili olarak elde edilen bulgular, bu salımların öngörülmedik zararlara yol açabileceğini öne sürmektedir.

Salınan kuşlar ile doğal kuş populasyonunun genetik yapısının bozulması, genetik çeşitliliğinin azalması veya doğal kuş populasyonları ile etkileşimleri sonucunda “yabanlığında” azalma meydana gelmesi mümkündür.

Bir başka endişe kaynağı da, salınan bölgede bulunan yırtıcıların bu kuşları yemesi ile birlikte diğer küçük memeliler ve kemirgenlerinden oluşan normal diyetlerinde değişikliğe giderek tamamen kuşlar üzerinde yoğunlaşmalarına neden olabileceğidir. Bu da doğal ortamda bulunan yabani kuşların da daha fazla yırtıcı tehdidine maruz kalması anlamına gelecektir.

Son olarak, kümeste yetiştirilerek salınan kuşlar ile doğal ortamda bulunan yabani populasyona bulaşacak olan hastalıklar, uygulamanın maliyetinden daha fazla zararlar ile sonuçlanmasına neden olabilecektir.

Sonuç ve öneriler

Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de kamu kaynakları kısıtlıdır. Ülkenin sosyal ve ekonomik refahı için harcanan her fazla TL’nin vergi verenlerin fedakarlığı olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bu nedenle, doğal ortamlarda yaban hayvanı populasyonlarının sağlıklı ve sürdürülebilir bir şekilde bulunmasını temin etmek için harcanan olanakların yerini bulabilmesi, yani gerçekten de yaban hayvanı sayısını artırabilmesi için mevcut bilimsel veriler göz önünde bulundurulmalıdır.

Günümüzde yapılan araştırmalarla, kapalı yerlerde yetiştirilmiş kuşların doğal ortamlara salınması uygulamasının, uzun vadede yaşayan ve üreyen bir yaban hayvanı populasyonu oluşturmakta başarısız olduğu ortaya konulmuştur.

Yetiştirilmiş hayvanlarının salınmasından ziyade, yaban hayvanlarının yakalanarak arzu edilen uygun doğal ortamlara yerleştirilmesi yönteminin hem daha ekonomik, hem de daha başarılı olduğu açıktır.

Yapılacak olan yerleştirme çalışmalarından önce yaban hayvanlarının barınması, saklanması ve yiyecek ihtiyacını giderebilmesi için gerekli habitat koşullarının düzenlenmesi, mevcudun iyileştirilmesi, bu çalışmaların olmazsa olmaz şartlarındandır.

Bölgede yapılacak olan çalışmalar, bölgenin arazi koşulları, doğal bitki örtüsü, tarımsal potansiyeli ve tarımdaki uygulamalar (pestisitler, tarımsal ilaçlar vb.), yırtıcı varlığı ve özellikleri ile avcılık davranışlarını kapsamalıdır.

Kuş üretimine ve salımlarına harcanan paralarla yukarıdaki çalışmaların kolaylıkla yapılabileceğini söylemek çok aşırı bir yargı olmayacaktır.

Yararlanılan kaynaklar:
____________________

1- “Keklik, sülün ve tavşan için tesisi düşünülen örnek avlakların planlama ve işletme esasları”, Kantarlı, Mustafa, Orman Yüksek Mühendisi, AvDoğa Dergisi 43 ve 44. sayılar.
2- “Stocking - An Ineffective Management Tool”, Pheasants Forever Fact Sheet, Minnesota, 2007.
3- “Effect of Predator Removal on Ring-Necked Pheasant Populations in Utah”, Frey, Shandra Nicole, Utah State University, 2001.
4- “Draft Ring-Necked Pheasant Management Plan for Pennsylvania 2008-2017”, Pennsylvania Game Commission, Bureau of Wildlife Management.
5- South Dakota Division of Wildlife internet sitesi, “Pheasant Management in South Dakota”, inceleme tarihi Aralık 2009.

18 Kas 2009

HERKES İÇİN YABAN HAYATI

Yaban hayatı nedir?

Yaban hayatı bilimsel yayınlarda genellikle ve geniş anlamıyla, insan kontrolü dışında yaşayan canlıları ifade etmektedir. Bilimsel anlamı ile düşünüldüğünde bu kavram içerisine, kuşlar, sürüngenler, memeliler, deniz canlıları ve böcekler (bir yaklaşıma göre yaban bitkileri de) dahil olmak üzere bir çok canlı ailesi girmektedir. Yine buna göre bizim gibi bilim ile doğrudan uğraşmayan kişiler için yaban hayatının ifade ettiği kuşlar ve memeli hayvanlar anlamı biraz dar kalmaktadır.

Kime göre?

Biz derken, sokaktaki vatandaş olmasa da, yaban hayatını okulunda okumamış ancak ilgisi, hobisi veya sevgisi gereği (ya da bunların tümü birden) yaban olan şeylere ilgi duyan kesimi kastediyorum. Bu kesim içerisine, çevreciler, avcılar, kuş gözlemcileri, doğa fotoğrafçıları ve daha bir çok meraklılar girmektedir. Görüldüğü gibi, bilimsel olsun ya da olmasın, yaban hayatına ilgi duyanlar oldukça geniş bir yelpazede yer almaktadır.

Herkesin yabanı kendine midir? Örneğin kuş gözlemcisine göre bir saka kuşu karlı bir günde yaban hayatının en ilgi çekici ya da önde gelen temsilcilerinden birisi olabilirken, aynı günde bir avcı için bu temsilci, kar üzerinde belirgin ayak izleri bırakarak dolaşan bir tavşan olabilmekte; doğayı bir objektiften görmeyi sevenler için kelebekler ne kadar ilginç görünüyorsa, çok nadir görülen bir kelebek diğer kesim yaban hayatı tutkunlarında aynı derecede heyecan uyandıramayabilmektedir.

Yorucu bir günün sonunda, av hayvanlarını görüp de bunlardan herhangi birini avlayamamış olan avcılardan çoğu zaman "en azından yaban hayatını gördük" anlamında cümleler duymuşumdur. Buna karşın, böceklerin gizli yaşamına ilgi duyanlar için heyecanlanmak için bu kadar yol gitmeye ve gözleri yormaya gerek yoktur. Onlar için arka bahçede yaban hayatı en büyük belgesel filminin setini kurmaktadır.

Yurtdışında bulunduğum bir sırada, eski dergilerin satıldığı rafları karıştırırken BBC’nin yaban hayatı ile ilgili dergisinin eski sayılarından birisini bulmuştum. Tamamen orangutanlara ayrılmış olan bu sayı, yaban hayatı denince sülün ve geyik fotoğrafları bulmayı bekleyen beni pek bir hayal kırıklığına uğratmıştı.

Peki ya suda yaşayanlar?

Balıklar da yaban hayvanı mıdır? Hayvan derken sadece kara hayvanlarını kastedenleri ayıralım. Önemli sayılabilecek bazı ayrımlarda balıklar yaban hayatı kavramının içerisinde yer almamaktadır. Örneğin Amerika Birleşik Devletlerinin konuyla ilgili kuruluşunun adı belirlenirken, U.S. Fish and Wildlife Service (Birleşik Devletler Balıkçılık ve Yaban Hayatı İdaresi) gibi bir isim konularak denizde yaşayan hayvanlar, yaban hayatından ayrıymış gibi düşünülmüştür[1]. Daha doğrusu Yaban Hayatı İdaresi olarak düzenlenen yasayı onaylarken, zamanın Amerikan Başkanı Franklin D. Roosevelt, su canlıları ile iştigal eden bilim adamlarının ve biyologların gönlünü almak için isme bir de “Fish” eklemeyi uygun bulmuştur.

Ülkemizde de durum bu şekildedir. Hatta daha da gariptir. ABD’de en azından iç sularda yaşayan yaban canlıları ile karada yaşayan yaban hayvanları aynı idarenin yönetimindedir. Ülkemizde ise kavramlarda bile sorun vardır. Ülkemizde suda yaşayanlara “su ürünleri” denilir. Yabani alabalıkları üreten birisi olmadığına ve olmayacağına göre bu kavram, suda üreyenler gibi müstehcen sayılabilecek bir anlama mı atıfta bulunmaktadır? Tabii ki öyle olduğunu zannetmiyoruz.

Suda yaşayan canlıları, kereviz, ıspanak gibi ürün olarak düşünen büyüklerimiz bunlara su ürünleri adını vererek ilgili canlıların idaresini Tarım ve Köyişleri Bakanlığımıza vermişlerdir. Böylelikle diğer yaban hayatı ile ilgilenen Bakanlığımızdan farklı bir de Tarım ve Köyişleri Bakanlığımız bulunmaktadır. Bu nedenle bizde daha garip diyorum.

Av ve Yaban Hayatı İdaresi

Peki ülkemizde “su ürünleri” dışında kalan yaban hayatı için durum nedir?

Kanun ile ülkemizde doğa ve yaban hayatı konuları Çevre ve Orman Bakanlığı görev ve yetki alanına verilmiş bulunmaktadır. Bakanlık yaban hayatı ile uğraşma işini, DKMP şeklinde kısaltılan, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ile halletmektedir. Bu halletme ifadesini biraz alaylı bulabilirsiniz. Lütfen bir daha düşünelim.

Ülkemizde tüm doğanın korunması gibi geniş bir konu ile hem arazi olarak büyük, hem de yönetimi zor milli parklar konusu birlikte, bu hem bütçesi dar, hem de elemanı az Genel Müdürlüğün görev ve yetki alanında bulunmaktadır.

Genel Müdürlüğümüz; av hayvanlarının envanterinin çıkarılması ve izlenmesi, sokak hayvanlarının izlenmesi, diğer hayvanları korumaya ilişkin mevzuat hükümlerinin yerine getirilmesi, av turizminin yönetilmesi, örnek avlaklar kurulması, ihalesi ve işletilmesinin denetimi, hayvan deneyleri işleri, milli parklarla ilgili işler, tabiat parkları ile ilgili görevler, tabiatı koruma alanları, ülkemizin sulak alanlarının korunması ve yönetimi, konuyla ilgili uluslar arası sözleşmelerin uygulanması, mesire yerlerinin yönetimi gibi işlevleri yerine getirmekle görevlidir[2].

Görüldüğü üzere, sözkonusu Genel Müdürlüğe yüklenen görev ve sorumluluklar, bir Bakanlığın bir Genel Müdürlüğünü aşan, belki de ayrı ve daha kapsamlı imkanlara sahip bir kurumun varlığını gerektiren işlevlerden oluşmaktadır.

Genel Müdürlük çalışanları bir yandan bir yaban hayatı biyologu gibi çalışarak yaban hayvanı envanteri çıkarırken, aynı zamanda bir hukukçu gibi çalışarak Kamu İhale Kanununa uygun ihale yapabilmek için gayret sarf etmektedirler. Merkez teşkilattaki bürokratik işlemlerin ve yapılması gereken koordinasyon görevinin yeterince ağır ve yorucu olmasının yanısıra arazideki kontroller, taşra görevleri, denetim ve uygulamalar da aynı görevlileri bekleyen diğer işlevlerdir.
Buradan hareketle, son derece zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip ve birbirinden çok farklı habitatlarda, paha biçilmez nitelikte ender yaban hayatına sahip ülkemizin bu alanda olması gerekenden çok daha az ilgiyi, bütçeyi, harcamayı ve desteği vermekte olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.

Adetten olduğu üzere, Batı ülkelerinde bu tür işlevlerin, nispeten özerk yapıya sahip, geniş yetkili, personel ve mali olanaklar açısından tam donanımlı ayrı kurumlar tarafından yerine getirildiği hususunun bir kere daha altını çizmek isterim.

Uzun süredir yaptığımız gibi, ters giden her şey konusunda devleti eleştirmek geleneğimize bir nefes ara verip, Genel Müdürlüğümüzün imkanları ölçüsünde bu kadar hizmet verebildiğini ve personelinin elinden gelenin en iyisini yapmakta olduğuna inandığımı söyleyerek mevzuyu kapatayım.

“Yaban eksikliği”

Yaban hayatı ülkemizde artık gitgide daha çok insanın ilgisini çekmektedir. Ne var ki, bu ilgi artışı, şehirleşme hızının ve buna bağlı insanlarımızın doğadan kopuşunun yanında pek zayıf kalmaktadır. Çevre sorunlarına gereken önemin verilmemesinin, hayvanlara karşı şiddet olaylarının artmasının, gençlerin eğitiminde dikkat sorunlarının, madde bağımlılığında ve sosyal uyumsuzluklardaki artışın nedenleri arasında “doğa eksikliği” olarak özetleyebileceğimiz, endüstri devrimi sonrası metropol yaşam tarzının olduğu sosyologlarca kabul edilmektedir[3].

Devlet yetkililerimizin, ülkemiz gençliğinin ellerden kayıp gitmesine neden olan bu olumsuz trend konusunda tedbirler alması gerekmektedir. İlginç bir şekilde, yaban hayatı korunmasının ve idaresinin önemsenmesi aynı zamanda, gençlerin eğitiminde daha sağlam temellerin esas alınmasını ve sosyal yapımızı kemiren olumsuzlukların tedavisinde yeni yollar keşfetmemizi de sağlayabilecektir.
Örneğin, sulak alanlarımıza daha fazla ilgi, personel ve bütçe sağlayabilecek olan devletimiz, bu yolla gençlere doğaya daha fazla imkanı verebildiğini ve bedenen ve zihnen sağlıklı, düzgün düşünme ve değerlendirme yetisine sahip gençlerin yetiştirilmesinde de önemli bir adım atmış olacaktır. İster eline çifte alsın, isterse fotoğraf makinesi, doğada yabanı arayan gençler bir yandan da doğru karakteri arama yoluna girmiş olacaklardır.

Gönüllü kuruluşlarımız da çabalarını ve imkanlarını yönlendirebildikleri ölçüde geleceğimize katkı yaptıklarını fark edeceklerdir. Bu bakımdan sivil toplum kuruluşlarının, avcı kuruluşlarının, doğa derneklerinin, kuş gözlem gruplarının “daha fazla yaban” için çabalarını seferber etmelerinde büyük yarar olduğunu düşünüyorum.


-----------
[1] http://www.usfws.gov/ ABD Balıkçılık ve Yaban Hayatı İdaresi web sayfası.
[2] http://www.milliparklar.gov.tr/ Çevre ve Orman Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü web sayfası.
[3] Louv, Richard, Last Child in the Woods, algonquin paperbacks, 2005.
Poole, William, The Nature of Nature-Deficit Disorder, A Conversation with Richard Louv, Land&People Dergisi 2007 Sonbahar Sayısı

16 Eyl 2009

ASIL ZOR OLAN İNSANLARI İDARE ETMEK

Eski bir söz var, sizin anlatma beceriniz, karşınızdakinin anlama kabiliyeti ile sınırlıdır derler. Bugüne değin hep bu ikilemden muzdarip oldum. Ya benim anlatma becerim gerçekten de sınırlı, ya da yukarıdaki sözde mühim bir doğruluk payı var. Kendimi ifade etmede zorluk çekmedim bugüne kadar, ancak hep anlaşılmamaktan şikayetçi oldum. Acaba söz anlatmaya çalıştığım kitlelerde mi bir eksiklik var diye düşünüyorum. Kendisini temize çıkarıp kitleleri itham etmek de kibirin yeni hali olsa gerek, Allah korusun.

Makalelerimde genelde doğa sorunlarından, yaban hayatı idaresinden ve avcılıktan bahsettim ya, okuyan da genelde bu işlere ilgisi olanlar oldu zannederim. İlgili devlet kurumlarına da görüşlerimi nazik dilekçeler halinde göndermedim değil, ama bir cevap vermediklerine göre bu yazılarımın oralarda geniş bir okuyucu kitlesine sahip olmadığını düşünmek pek de yanlış olmaz.

Yazılarımı okuyanlar avcılık ile uğraştığını söyleyenler olduğunda, öncelikle “benim neci olduğum sorgusu” ile karşılaşıyorum genelde. Öyle ya, eğer avcı isem neden bu lafları edeyim? “Limitsiz av, sınırsız av günleri” isteyeceğim yerde, “aman kontrollü avlak, aman limitler artırılmasın” diyormuşum? Avcı dediğin her zaman daha çok vurmanın yolunu aramaz mı?
Çevre sözünü dillerinden eksik etmeyenlerin yazılarımı okuyabildiğini zannetmiyorum. Avcılığın olumsuz etkilerinden bahseden yazılarımı bile, içinde avcılık kelimesi geçtiği için tiksintiyle reddeden bir “güruh”un varlığından haberdarım. İnanılmaz ama gerçek... Böyleleri var.

Yine de “anlaşılmayı dilenmek” yerine bildiğim gibi devam edeceğim. Kalan üç beş “persona non grata” ile beraber onuncu köyde, doğru bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz.

Şimdi de bu “yabancı hayranından” son haberleri okuyacaksınız.

Şu Amerikalı avcılar garip insanlar... İşlerine bakacakları yerde, yüzlerce domuz vurup ödül almak yerine, paraları dağa taşa döküyorlar. Yaban hayatına habitat sağlayacaklarmış. Durduk yerde kendileri avcılığa kurallar getirilmesini istemişlerdi geçmişte. Şimdi de bazı kuralların sıkılaştırılmasını istemişler. Bakın şu akılsız ecnebilere (!)... Buyurun okuyalım:

ÜVEYİK SAYISINI ARTIRMAK İÇİN LİMİTLER GEREKİYOR

Kuralların esnetilmesinden bu yana üveyik avı çok değişti. Bazı endişeli avcılar, kuralların sıkı olduğu zamandaki gibi yarım günlük av gününe ve diğer kısıtlamacı uygulamalara dönülmesini istiyorlar.

Indiana Eyaletindeki Blue Grass Balık ve Yaban Hayatı Bölgesi, bu sezon hem yarım gün avlanma düzenini hem de avcı sayısını sınırlamayı aynı anda denedi. Sonuçlar kendini hemen gösterdi: kuşların sayısı çok fazlaydı ve hem güvenlik açısından hem de avın kalitesi açısından avcılık da daha iyiydi. Bölgenin Müdürü Nate Levitte bu şekildeki bir programı uygulamaya karar verdiğinde büyük risk almıştı, ancak sonuçlar çok etkileyici oldu.

Sezonun ilk 10 günü çekilişle yapılan avlara ve genç avcılara ayrılırken, kamuya açık av daha sonra başladı. Av için uygun olmayan günler ve yarım av günü uygulaması, üveyiklerin bölgede durmasını ve beslenmesini sağlarken daha sonra genel avcılığın başlaması, bütün gün avcılığın başlaması nedeniyle avcı sayısı arttı ve kuşlar bölgeden ayrıldı.

Kontrollü avcılık uygulaması başlamadan önce avcılar bölgeye yığıldığı için üveyik avı en çok iki gün sürüyordu. Aynı senaryo, Eyalette Slough’s Balık ve Yaban Hayatı Bölgesi’nde de görülebiliyor. Burada avcı sayısında sınırlama yok, ancak av sabah saat 11:00’da başlıyor. Avın üçüncü günü bölgede çok az kuş ve buna göre çok az avcı görülüyor. Buradan çıkarılacak sonuç, herhangi bir yerde kamuya açık av sahalarında av bölgesinde av bitmeden önce ancak birkaç gün av yapılabiliyor.

Çoğu özel arazilerde avlanırken, arazi sahipleri avcı sayısını sınırlamakla kalmıyor, aynı zamanda en erken 10:00 olmak üzere öğle sıralarında avı başlatıyor ve tüm avı öğleden sonra saat 4:00 gibi bitiriyor. Bazı arazi sahipleri, bütün gün süren sınırsız avların geçmiş yıllarda olumsuz etkilerinden başka bir şey görmediklerini belirtiyorlar.

Yapılan anketler, çoğu avcının İşçi Günü tatilinin sezon açılışından sonraya denk gelmesinden mutlu olduğunu gösteriyor. Tatil olduğunda, bir çok avcı iyi yerlere hücum ediyor ve kalabalık gruplar avda güvensiz bir durum yaratıyor. Sezon açılışında avcıların yüksek sayılarda avlaklara hücum etmesi durumunda özel arazi sahipleri arazilerini ava kapatıyor ve sorunlarla uğraşmamayı yeğliyor.

Bir arazi sahibinin dediği gibi, “yaban hayatını idare etmek kolay ama insanları idare etmek asıl zor iş

Makale aslı: Potter, Phil, Limits needed to multiply doves, 13 Eylül 2009, http://www.courierpress.com